“Bir binanın bitmesi, insanın yaratıcılığının, yaşam anlayışının ortaya konulmasıdır.”
Ferda Hekimci: Sayın Ragıp Buluç, önce Ankara’daki Döner Kule’ye, yani yarışma sonucu konulan ismi ile Atakule’ye değinmek istiyorum. Böylesi ilginç bir yapıyı gerçekleştirirken ne düşündünüz, neleri gerçekleştirmeyi amaçladınız?
Ragıp Buluç: Ben kronik bir Ankaralıyım ve Ankara’yı seviyorum. Eskiden Çankaya’ya çıkardık. Ankara’nın görünümü en güzel Çankaya’dan izlenebilir. Şimdilerde bu özgün görüntüyü yeni yapılaşma nedeniyle birkaç binanın terasına terk ettik. Bir yükselti duygusuyla, Ankara’yı yeniden panoramik olarak seyretmenin keyifli olacağını düşündüm. Ayrıca yaşam çeşitli boyutları içeren bir zenginlik olmalıdır; bazı fantaziler yaşama güç katar. Bunun için fantazi bir ortamda insanların değişik deneyimler kazanabileceği bir yaşam merkezi tasarladım. Doğrusu bu proje beni daha ilk andan itibaren heyecanlandırdı.
F.H.: Kule hakkında bize kısaca bilgi verir misiniz?
R.B.: 125 metre yüksekliğinde bir kule. Üst kubbenin altında bir kokteyl salonu, onun altında bir döner restoran, onun altında açık seyir terası, en altta da kapalı seyir terası bulunuyor. İki panoramik asansör kullandık yapıda. Ayrıca iki kapalı oto garajı ve 25 bin m2’lik çok fonksiyonlu bir çarşı mekanı var. Bu yapıda eski teknoloji ile yeni teknoloji arasında bir köprü kurmayı düşündüm. Bazı yeni teknoloji unsurlarını cesaretle kullanıp, bunun içine insan olgusunu sokarak bir teknoloji canavarı yaratmamaya özen gösterdim.
F.H.: Bu yeni teknoloji unsurları neler acaba?
R.B.: Her şeyden önce yüksek performanslı cam kullandık. “Ayna cam” da denilen bu cam çeşidi –ki bu yanlış bir deyimdir, zira bu ayna cam değil, sadece yeni alaşımlı, yüksek dayanıklılığa sahip bir cam türüdür– aynı zamanda yapıda büyük ekonomi sağlıyor. Diğer açılardan da önemli değişiklikler var. Örneğin yapıda kullanılan full air-condition sistemi sayesinde bina içinde kışın da tropik yeşillikleri bulmak olası. Ayrıca Botanik Parkı’na açılışları özel olarak ele alarak bu parka yeni fonksiyonlar kazandırmış olduk. Böylelikle bu vadi içi parkının ileride kule ile uyumlu yeni düzenlemelere kavuşacağını sanıyorum.
F.H.: Nitekim parkta Çankaya Belediyesi’nce çeşitli aynalar kullanılarak değişik bir uygulama başlatıldı değil mi?
R.B.: Evet. Bu konuda Amerika’dan son derece ünlü bir çevre sanatçısı getirtilerek parka aynalar yardımıyla çeşitli ışık heykelleri uygulandı. Bu uygulama ile günün her saatinde ışığın geliş açılarına göre, değişik görünümler meydana geliyor. Böylece her an değişen ve yaşayan bir heykel dizisi meydana getirilmiş oldu.
F.H.: İsterseniz şimdi de yapımı yıllarca süren ve nihayet geçen yıl bitirilebilen 12.500 kişilik Abdi İpekçi Spor Salonu’ndan söz edelim.
R.B.: 1975 yılında iki ortağım Ziya Tanalı ve Ercan Yener’le beraber kazandığım bir yarışma projesidir bu. Yapının son derece hoş değerler taşıdığına inanıyorum. Sadece fonksiyonları içermiyor bu yapı. 12.500 kişinin bir araya gelip önemli anlar geçireceği, İstanbul’un gerçekten ihtiyacını duyduğu bir yapı burası. 102 metreye 86 metre boyutlarıyla Türkiye’nin en büyük kolonsuz kapalı alanı.
F.H.: Böylesi büyük bir alanı kolona dayandırmadan yapılaştırabilmek herhalde büyük bir başarı olsa gerek, Sinan’dan bu yana
R.B.: Bunu başarabilmek hem büyük bir sorun, hem de cesaret işi. Burada da teknolojinin insanları ezmesi durumuyla karşı karşıyaydık. Bu yapıda da bunu ortadan kaldırmaya özen gösterdik.
F.H.: Az önce konuşmamızda Koca Sinan esin kaynağımız oldu. Buradan hareketle, sizi etkileyen mimarlar kimlerdir, diye sormak isterim.
R.B.: Sinan büyük usta. Osmanlı zamanında birçok değeri bir araya getirip kendi değerlerini ortaya çıkarabilmiş bir insan. Özellikle Selimiye Camii, mimaride müslümanlığın doruk noktalarından birisi, belki de en önemlisi. Bir de tabii çağdaşları hatırlamak gerek. Bir “Cumhuriyet Dönemi nesli” var. Seyfi Arkan’ın son derece önemli bir mimar olduğuna inanıyorum; Ankara’da Başbakanlık Konutu, Hariciye Köşkü, İller Bankası gibi yapıların mimarı olan sayın Arkan’ı saygı ile yadediyorum. Benim kuşağımın içinde büyük potansiyel olduğunu zevkle vurgulamak isterim. Bu arkadaşlarımızın son derece olumlu işler yapmaya hazır olduğuna inancım tam ama, toplumda bir mimarlık yapısı işverenden işçiye kadar bir çok kişiyi gerektiriyor. Hep söylediğim bir şey var: Sinan’ın Kanuni Devri’nde çıkması bir rastlantı değildir. Vahdeddin Devri’nde niye çıkmamış böyle bir mimar? Onbinlerce kişi iradesini koyuyor, bütün halkın etkisi var. Dolayısıyla mimar bazen etkiler altında ezilerek yapmak istediğini de yapamıyor.
F.H.: Mimari alanda en belirgin yapıtlar, dinsel konulu yapıtlar. Nitekim sizin de Danimarka’da bir cami inşa etmek üzere çalışmalar yapmakta olduğunuzu biliyoruz. Ama bu konuda yenilikçi anlayışa genelde bir tepki olduğunu da biliyoruz. Nitekim Vedat Dalokay’ın Pakistan’da yaptığı camide, ya da Kocatepe Camii’nin ilk projesinde olduğu gibi. Sizin Danimarka deneyiminiz ışığında bu konudaki görüşünüz nedir?
R.B.: Danimarka’da bu konu ile ilgili olarak epey ilerleme kaydettik. Nitekim Aralık ayı içerisinde Danimarka Hükümeti’nin çağrılısı olarak yeniden Danimarka’ya gittim. Bu yapı ile önemli bir beraberliği gerçekleştirebileceğim kanısındayım. “Simbiyosis” diye, biyolojide geçen bir terim var. İki canlının bir arada yaşaması anlamına geliyor. Ben de geçmiş ve geleceğin bir arada yaşayabileceği uyumlu bir ortamı gerçekleştirmek amacındayım. Geçmişi yadsımadan, insan aklının evrimini de göz önüne alarak, yeni ve çağdaş bir cami yapmaya kendimi mecbur hissediyorum.
Cami yapımında geleneksel anlamda mükemmel örnekler olduğu bir gerçek. Zamanımızda yapılan modern camilerden Nuruosmaniye Camii, Dolmabahçe Camii gibi örnekler, bence cami formunu hayli zedeleyici yapılar. Mimarlıkta form değişmez ama, biçim çok değişebilir. Biçimin forma uymasında bir gerek vardır. Caminin anlamı cemaatten, topluluktan gelmektedir. İnsanların biraraya gelerek namaz kılmalarının bir keyfi vardır. Bu biraraya gelmek duygusu, mutlaka yapılara aksettirilmelidir. Bir tasarıma salt modern olması için girişilmez. Ancak, insan zekasının, insan yaratıcılığının, sınır vurmadan, eski formları taklit etmeden, çok daha yeni biçimlerle sunulabileceği konusunda ümitlerim var.
F.H.: Bir yapının ilk ele alınışı, çizgilere dökülmesi, çizgiden yapıya dönüşmesi konusunda da söyleyecekleriniz vardır herhalde.
R.B.: Sıfır noktasından, önünüzdeki boş kağıttan başlarsınız, her şey olabilecekken bazı kararlara varırsınız. Düşüncelerinizi ufak skeçler haline getirirsiniz. Sonradan projeler yapılır, makete dökülür. Ama gerçek sınav hakiki boyutlarda binanın bitmesidir. Bir binanın bitmesi insanın duygularının, yaratıcılığının, yaşam anlayışının ortaya konulmasıdır ve gerçek sınav işte o zaman başlar. Halk gelip gezmeye başlayınca, beğeni yahut beğenisizlik duygularını gözlerden okursunuz. Ondan önce, yapı henüz düşünce aşamasındayken başkalarının beğenileriyle böylesi ilgilenmemişsinizdir. Gerçek sınav ise az önce dediğim gibi halkın binayla birlikte yaşamasıyla başlamıştır. Bir anlamda mimari bu açıdan serüvendir de. Bina bire bir oranında bittiğinde, binayı gezenlerin, binada yaşayanların yüzlerinde mutluluk çizgilerini gördüğünüz zaman, bu size yeni işlerinizde, yeni bina serüvenlerinizde güç kaynağı olacak olan en önemli potansiyeli sağlamış olur ki, bundan daha büyük bir mutluluk düşünemiyorum.
F.H.: Mimarlık, sanatın bir çok dalı ile iç içe bir meslek, mimarlar ise yüzyıllar öncesinden kalan eserlerini bugün bile zevkle izlediğimiz sanatçılar. Bu bağlamda mimarlık ve sanat üzerine görüşlerinizi alabilir miyim?
R.B.: Öyle bir sanat ki mimarlık, ressam kadar da rahat ve özgür değilsiniz. Bir yerçekimi kanun var. Örneğin ressam, bir duran araba resmi çizmek istese tekerleklerini kare çizer, böylece arabanın durduğu anlaşılır, o izlenimi algılayabilirsiniz. Ama mimar hem arabayı durdurmalıdır, hem de tekerlekler yuvarlak olmalıdır. Biz realist olarak duygularımızı, düşüncelerimizi fonksiyonalizmle birlikte yaşamak zorunluluğundayız. Sinan’ın Selimiye’sinde din duygusunu içinizde hissedersiniz ve bu hissi algılamaya kimse sizi zorlamamıştır. İşte Sinan’ın başarısı oradaki artı değerlerdir. Fonksiyonalizmi duygu ve düşünceleriyle yoğurarak ortaya koyabilen mimar, sanatını da vurgulayabilmiş demektir.
Bence yaşam salt onuncu kattan onbirinci kata çıkma uğraşında olmak demek değildir; yani insanlar müdür yardımcısı, sonra da müdür olacaklar. Hayatını bunun üzerine planlamış insanlara ve bu düzeyde kendilerini haklı bulanlara ben ve hepimiz karşı olmaya mecburuz. Sanatçılar hayatın bu olmadığını göstermek sorumluluğundadırlar. Bir başka boyut gösterir sanat: “Bütün hayatım şu güzel büro mu, şu koltuk mu?” gibi sorular sordurtabilen ve onda cevaplar uyandırtabilen insanlar varsa, o zaman toplum toplum olmaya başlıyor. Benim karşı olduğum kişiler, kendilerini olgun meyve zannedenler: Üç şey öğrendikleri için, beş şey bildikleri için, onbir şey düşünebildikleri için, sayısal düşünebildikleri için, kapasiteleri o olduğu için ve bunun dışında bir dünyanın varlığını hissedemedikleri için bunlara karşıyım.
F.H.: Mimarın yaratıcılığı hakkında neler düşünüyorsunuz?
R.B.: Bu konuya ben dahil bütün mimarlar herhalde şöyle yanıt verirler: “Gökkubbenin altında yaratılan bir şey yoktur, ancak türlü birleştirmeler söz konusu olabilir.” Fakat bunu da; “Sadece eskinin taklidi vardır, yaratı yoktur.” anlamına yormayınız. Ben dünyayı, bugünü, çağı bilmeyen insanlara gelenekle uğraşmamalarını öneriyorum. İçinde yaşadığı dünyayı bilmeyenler geleneği yorumlayamazlar. Yoksa geçmişin replikasını (tekrarını) hemen ertesi gün ısıtıp ortaya sürmek bir yerde suçtur. Burada yaratıcılığın ne olduğuna bence, “Prometeus işkencesidir.” diye yanıt vermek gerekir. Hani, “Her gece ciğerin tazelenir, ertesi gün bir kartal gelir ve o ciğeri yer…”
Türkiye’de insanlar düşünmeye yabancı. Bir eser görüyorlar, “Haa ben bunu şurada görmüştüm” deyip çıkıveriyorlar işin içinden. Yaratıcılığa değer vermeyen toplumlar yapabilirler bunu ancak. Oysa, “Ciğer her gün tazelenmekte”, bunu anlamak gerek.