Sayı 94 Eylül-1999
Röportaj: Abdi Güzer
RAGIP BULUÇ’LA MİMARLIK ÜZERİNE
Ragıp Buluç’la bir söyleşi gibi başlayıp zaman zaman sohbete dönüşen bu konuşma 14 Ağustos 1999 günü Abdi Güzer’in ofisinde, Ankara’da gerçekleştirildi.
Abdi Güzer: Sizinle birkaç yıl önce Arrademento Mimarlık Dergisi’nde yayınlanan ve içinde “Profil” olarak yer aldığınız sayı için bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Bu bir anlamda onun devamı olacak. Bu nedenle o söyleşiye referansla başlamak istedim. Geçen zaman içinde yeni olan neler var? Bir başka deyişle son dönem çalışmaları ile yeniden mimarlık ortamına çıkarken altı çizilecek farklılıklar, yeni projeler var mı?
Ragıp Buluç: Yeni projeler, örneğin 98 EXPO, hatta 2000 Hannover çalışmaları var tabi. Kronolojik olarak bakıldığında işler sürüyor ve yenileri ekleniyor. Ama Türkiye’de mimarlığın yapılma koşullarına yönelik büyük bir değişiklik yok. Bu da radikal değişimlerin, en azından kaliteli işlerin önünü kesiyor. Yıldıran bir stres, kültürel fakirlik ve son derece zor koşullar mimarın hareket alanını kısıtlıyor. Asıl uğraşı alanımız olan “tasarım ve düşünceye” yeterince zaman ayıramıyoruz. Bütün bunlara rağmen yaptığımız iyi şeyler de karşılığını bulmuyor. Örneğin en iyi pavyonlardan biri seçilen EXPO 98 Türkiye Pavyonu için bir plaket vermeye karar vermişler. Sonra hükümet değişince plaket ellerinde kalmış. Günler sonra bir görevli aradı, burada bir plaketiniz var gelin alın diye. Mimarlar ve mimarlık, mimarlardan başka kimsenin umrunda değil. Onların da bir bölümünün. Entellektüeller iyi kötü müziği, resmi, sinemayı, şiiri takip ediyor. Bunlar üzerine yazılan okunan kitaplar var. Mimarlık üzerine kimse okumuyor. Geçenlerde bir İngiliz devlet adamıyla birbuçuk saat mimarlık üzerine konuştuk. Türkiye’de bu sohbeti yapabileceğiniz kaç kişi var? Yenilik yalnızca mimarların yapabileceği bir şey değil. Bunun belirleyicisi ortam.
A.G.: Ortam konusundaki saptamalarınıza katılmamak olası değil. Ama gene de yapılacak birşeyler yok mu? Özellikle sizin gibi belli bir konuma gelmiş, adını duyurmuş, kabul görmüş kişiler kötümserliğe kapılırsa onlardan etkilenen gençler ne yapsın?
R.B.: Tüm yılgınlığıma karşın mimarlığı yapmaya da düşünmeye de devam ediyorum. Son zamanlarda kafama taktığım birşey bu kültür ortamı ile iyice ters düşmemi getiriyor. Bugün mimarlık alanınki ifade biçimlerine baktığımızda, söz, laf ve lakırdı arasındaki farkların algılanmadığını ve birbirlerinin yerine geçerek kullanıldığını görüyorum.
Mimarlıkta bir öz sıkıntısı yaşıyoruz. Özü olmayan şey laftır, söz değil. İfadenin söz olabilmesi için öz barındırması gerekir. Kaldı ki Türkiye’de söylenen pek çok şey laf bile değil, lakırdı. Lakırdının ise üzerinde bile durmaya gerek yoktur.
A.G.: Öz nedir?
R.B.: Öz insana verilen değerdir, bilgeliktir. Yapının ifadesinde insandan yola çıkılarak arananlardır. Bu anlamda pek çok karşılığı olabilir. Bana göre az özdür ya da öz azdır. Bugünün mimarlık ortamına baktığımızda lakırdı olarak nitelenecek bir tesadüfilik gözlüyoruz. Özü olmayan ifadeler çok söz barındırıyor gibi gösterilmeye çalışılıyor. Oysa temel geometrik ilişkiler bile bir kenara bırakıldı. İnsan nerede sorusu hiç sorulmuyor. Daha şık kutular yapmak adına birşey bir kenara itilir. Özü olmayan tehlikeli bir oyun. Aslında bu durum geçmişimize de aykırı. Türk kültürü “az”ı öz olarak benimsemiş bir kültürdür.
A.G.: Bunun sorumlusu yalnızca mimarlar mı? Bir başka deyişle mimarlık talebi olmayan bir mimarlığı yaratabilir mi? Bizim uğraşı alanımızın sanatla arasındaki en belirgin fark bu. Tasarım yaparken yalnız başımıza değiliz. Talep eden, gerçekleşmenin maddi altyapısını belirleyen bir grup var. Bu grubun talepleri, inançları, değerleri ve beklentileri bir çok şeyi belirliyor, kültürel durumları da sınırlayıcı oluyor.
R.B.: Sıradan bir İngiliz Çavuş bile ziyaret etmeden önce Partenon Mabedinin 46 kolon üzerinde durduğunu bilir. Türkiye’de mimarlık ürününü sahip çıkılacak kültürün bir parçası olarak gören kaç kişi var? Buna entellektüellerin çoğu da dahil. Şiir, sinema, resim üzerine günlerce okuyup saatlerce konuşan insanlar mimarlık denince susuyor. Mimarların çoğu da farklı durumda değil. İyi mimarlık yapmak, resmi, şiiri iyi anlamadan olmaz. Aynı şekilde geçmiş ve kültür de önemli. Ama biz bir Fransız milletvekilinin sözlerinde olduğu gibi geçmişin yalnızca külleri ile ilgileniyoruz. Onun ateşini alamadık.
A.G.: Birçok konuşmanızda bu mimarlık birikimi konusuna değiniyorsunuz. Geçmişin, mimarlığın ateşleyici gücü olduğunu söylüyorsunuz. Oysa yapılarınızın ortama taşınışı sırasında bu belirleyici bir değerlendirme ya da tartışma çerçevesi oluşturmuyor. Yani Ragıp Buluç mimarlığı denilince öne çıkan geçmişle bugün arasında kurulan köprü değil, en azından açık bir sembolizm yok.
R.B.: Sinan parlak camı bulsa kullanmayacak mıydı? Türkler kültürle ilişkileri konusunda tutucu değil. Bunu en iyi farkedenlerden biri Atatürk. Sağdan sola yazarken soldan sağa yazmak kolay değil. Japonlar bile onca teknolojik gelişmelerine rağmen bunu başaramadılar. Bizim kültürle kurduğumuz ilişki “symbiotik” bir ilişkidir. Öte yandan bu toplumun geçmişten başka rüzgarı da yok. Önemli olan bu rüzgarı nasıl kullandığımız. Burada kalıplara takılmamak önemli. Ben geleneği kültürde var olan yenilik olarak görüyorum. Kültürü olduğu gibi tüketmek isteyenler erken başarı arzusunda olan mimarlar. Kendilerine geçmişi anlamak için zaman tanımıyorlar. Ben bu mimariye “Türk Hafif Mimarisi” diyorum. Müzikte olduğundan daha vahim bir hafiflik, pop değerlere açılma mimarlıkta da var. Birinin dediği gibi boş tenekeden çok ses çıkar. Bu geçmişe referans verme modasının çıkardığı ses böyle. Öte yandan “lakırdı” mimarisi tarzla da sınırlı değil. Bugün Türkiye’de “high tech” olarak sunulan pek çok örnek de lakırdıdan ibaret. Ama eleştiri geleneğimiz gelişmediği sürece bu lakırdıları söz zannederek üzerinde konuşmaya devam edeceğiz.
A.G.: Demin kaydetmediğimiz konuşmanın içinde düşündüğüm gibi yapılmış bir tek yapı var dediniz. Herhalde ilk EXPO deneyimini kastederek. Türkiye’de mimarların çoğu tasarladıkları ile yapılanlar arasındaki farktan yakınıyor.
R.B.: Son zamanlarda bırak eksik ya da farklı yapılmayı hiç yapılmayan yapılarımın sayısı da çoğaldı. Galiba artık iyi mimar oldum diyorum. Bizim işimiz insanlara iyiyi kazıklamak. İyi yapıların çoğu meydan muharebeleri sonunda gerçekleşiyor. Binalarımız düşündüğümüz gibi yapılsın diye yapmadığımız şey yok. Beş dakika konuşmaya tahammül edemeyeceğim sıfatı bol “Hamervahlar”larla diyalog arayışına giriyorsun. Belki kandırır, iyi düzgün birşey yaptırabilirim diye. Bir çoğu yaptığın şeyin ne olduğunu temel attıktan sonra farkediyor ama yapı vazgeçilmez hale geliyor. Binayı bu noktaya getirebilmek çok önemli. Sonra dekorasyon falan deyip yapıyı bozuyorlar. Ama ben buna aldırmıyorum. Dekorasyon hiçbirşeydir. En azından geçicidir. Yapının özü önemli. Dekorasyonla üzerine yüklenene rağmen bir özü koruyabilmek. Aynı şeyi hangi duyarlı mimar yaşamıyor ki? Senin tamam düşündüğüm gibi yaptılar dediğin bir yapı var mı?
A.G.: İşverenin mimari projenin oluşmasındaki baskın rolü gözardı edilemez. Ama gene de mimarın farklı projelere kendinden kattığı be böylelikle kendi içinde mimarlık adına süreklilik oluşturan bazı değerler var. Sizin mimarlığınızda bu değerler neler?
R.B.: Bu işveren meselesi çok önemli. Çoğu işveren senin mimar olarak birşey katmanı beklemiyor. Hatta istemiyor. Ben Atakule’yi tasarlarken bana dünyanın başka yerinde bu yapının benzerinin olup olmadığını sordular. Ben de olmadığı halde “var” deyince rahatladılar. Yeni birşey yapmaktan, ilkleri gündeme getirmekten korkuyoruz. Mimara gelen kimse kupon bir yapı talep etmiyor. Örneğin kimse bana “karımın mutlu olacağı bir ev yap” diye gelmiyor. Ya nereden çıktığı belli olmayan büyüklük ve standart tanımları ile geliyorlar, üç oda bir salon gibi, ya da şuna benzesin, bununki gibi olsun gibi tanımlar var. Yani özgün bir yapıyı oluşturacak, özgün bir talep, yapı aracılığı ile ilişkileri kontrol etme, alternatif yaşama biçimleri arama çabası yok.
A.G.: Süreklilik?
R.B.: Sürekliliğe gelince benim tasarım anlayışımda mekanları minör ve majör olarak ayırma kaygısı var. Bu bütün yapı türleri için geçerli. Tasarım bunların ilişkilenmesi, birbirini tanımlaması üzerine kuruluyor. Geometriyi temel belirleyici olarak kullanmayı seviyorum ama onu bozmaktan da kaçmıyorum. Erkek ve dişi formların biraraya gelmesi ile ulaşılamaya çalışılan bir denge arayışı var. Bunun dışında değerler her yapı özelinde değişken. Bir de kapı pencere gibi temel bileşenlerini yeniden yorumlamaya çalışıyorum. Formları ters kullanmaktan, insanları şaşırtmaktan korkmuyorum. Az ve öz derken kompleksiteyi reddetmiyorum. Taşıyıcı sistem de çok önemli. Her iyi yapının konsrüksiyonu da iyi olmalıdır. Ama iyi bir konstrüksiyon yalnız başına iyi bir yapıyı elde etmeyi getirmez. Sonuçta yarattığımız yapıdaki “Aura” önemlidir.
A.G.: Bütün bu tartışmaların içinde Türkiye mimarlığının bugününe bakınca ne görüyorusunuz? Aynı kötümserlik geçerliliğini koruyor mu?
R.B.: Bunu salt kötümserlik olarak almamak lazım. Bu bireysel bir bakış. Sen ve ben, bir avuç insan bunu paylaşıyoruz. Bir çok konuda benzer düşündüğünü bildiğim için bu söyleşiyi seninle yapmak için bekledim. Meslekteki bir çok insanla bile iletişim kuramıyorum. Mimarlığı sirk cambazlığı ve palyaçoluk halie getiren bir çok mimar ortamda ilgi görüyor. Bunları gördükçe belki de herkes doğru, biz yanlışız diye düşünüyorum. Klişe iş yapanların özgünmüş gibi sunulduğu bir ortamda yalnız kalıyoruz.
A.G.: Gene de size umut veren örnekler, Türkiye ortamında kendinize yakın bulduğunuz mimarlar ya da yapılar yok mu?
R.B.: Var tabi. Kötümserliğim daha çok ortamın, kültürel ortamın kendisine yönelik. Burada özellikle bir isim vermek istemiyorum ama örneğin burada gördüğüm ortam, senin projelerin beni heyecanlandırır. İltifat olsun diye söylemiyorum. (Gülüşmeler) Özellikle Likom Binası. (Bilgisayar Yazılım Firması için işyeri) Umarım sonuna kadar tasarladığın gibi yapılır. Türkiye ortamında bu tür heyecanları yeterince yaşayamıyoruz. Birbirimizin yapıları üzerine konuşmuyoruz. Aslında bizler konuşan değil, yapan insanlar olmalıyız. Ama yapıyı o kadar az anlayan ve anlatan var ki konuşmak zorunda kalıyoruz.
A.G.: Böyle diyorsunuz ama son birkaç yıl içinde iki ayrı dergide ağırlıklı dosya konusu olarak sunuluyor olmak önemli. Demek ki mimarlık ortamı Ragıp Buluç’un mimarlığını özel bir yere koyuyor, anlamayı ve tartışmayı önemli görüyor. En azından ilgi gösteriyor. Bu anlamda çok da yalnız olmadığınızı düşünüyorum.