A. Ragıp Buluç

 


Yazılanlar

 

STONE&LIFE Dergisi | MAVİ YAPI DERGİSİ | 14.06.2010

 

Ankara’da doğdum. 1964 yılında ODTÜ Mimarlık Fakültesini bitirdim. 1967’de Master derecesini aldım. Kısa bir devlet hizmetinden sonra serbest olarak çalışmaktayım.

 

Serbest çalışmam bana istemediğim yapıları ve kalitesi belli yapsatçı işverenleri uzakta tutma özgürlüğü getirdi.

 

Pek çok dergilerde, tv ve radyo konuşmalarımda değinmediğim bir konuyu, bana sunduğunuz bu olanağı değerlendirerek dile getirmek istiyorum.

 

Konu: “ MESLEK NAMUSU”

 

Özellikle bazı popüler olmaya çalışan genç mimarlara baktığım zaman, köşe dönmeci tavırlar, yalan söylemeler, başka bir mimarın elinden iş kapmaya çalışmalar, başka binalardan esinlenmenin ötesinde kopya çekmeler, röportajlarında uslu çocuk görüntüsüne bürünüp işverene realiteden uzak aşırı iltifatlar, yapılarına baktığım zaman malzeme kullanımlarında sahtekarlık boyutlarına varan uygulamalar, şirin ve şık görünme çabaları, kendinden başka hiçbir mimar yokmuşçasına bir tutum. (3 boyutlu çizimlerin olanak verdiği mimarlıkla ilgisi olmayan süslemeler, yalancı pırıltılar vs. vs..)

 

Piyasalarda ve bana gelen tanıtıcı broşürlerde gördüğüm metal üzeri, hatta yoğurt kabı plastik malzemenin üzerine baskı ile taş kaplama görüntüsü vermeler, bunları ucuz diye kullanmakta tereddüt etmeyen meslektaşlar. Şu doğal traverteni ahşap lambri ebatlarında doğrayıp deliklerini de plastik malzeme ile kapatmalar, dış cephe kaplamalarında, strüktürel taş örgüsü gibi tasarlanan derzler..

 

Bunları kim yapıyor? Kim uyguluyor?

 

Bir mimarın yaptığı yapı onun dünya görüşüdür, kültürel seviyesidir, ahlak anlayışıdır, namusudur. İnsanları eğitmek ve mutlu etmek onun görevidir. Tüm tarih boyunca, egemeni ve halkı kim eğitti? Mimarlar, ressamlar, müzisyenler, heykeltıraşlar değil mi? Michelangelo Davut heykelini bitirdiği zaman çekicini fırlatıp ‘Hadi artık konuş’ derken, o yüksek estetik zevki asırlardan beri yüreğimizde yaşatmıyor mu?

 

İnsanlığa mal olmuş bütün büyük eserlere, heykele, resme, şiire, müziğe, edebiyata özellikle mimariye baktığımız, onu yaşadığımız zaman çağın felsefesine, yaşam biçimine, estetik zevkine dürüst ve apaçık gönderme yok mu? Bir kulübe bile yaptığımız zaman bu sorumluluk omuzlarımızda olmalıdır.

 

On binlerce Rönesans ressamından bugün hatırladıklarımız, bildiklerimiz sadece gerçek olanlar değil mi? Diğerleri nerede? Zamanın acımasız karar vericiliğini hiç unutmamalıyız.

 

Velasques , 80 yaşındaki Baronesin portresini beğenmeyip ‘pek de benzememiş’ diyen bu yaşlı hatuna ‘200 sene sonra benzer’ demesi, mesleğine inancı ve saygısını göstermiyor mu?

 

Sahtekar olacaksa bir insan ‘Şarlo’ gibi olmalı, yani gerçek bir sahtekar.şu bilinen lafı hiç unutmayalım ‘Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol’

 

Dönelim yine yapı ve mimarlara. Yaptığımız binalar çoğu zaman bizden daha çok yaşıyor. Yapılarınızın 50 yıl, 100 yıl, 150 yıl sonra sağlam, ayakta ve sizi utandırmamasını istemez misiniz?

 

Görgüsüz (ham ervah) bir mal sahibinin ve sadece amacı daha çok para kazanmak olan müteahhidin istek ve arzularını gerçekleştirmek için işinizden verdiğiniz ödünleri, bırakın gelecek kuşaklara, kendi yakın çevrenize nasıl anlatacaksınız?

 

Ticaret önemli bir şeydir. Ticaret yapana ülkemizde tacir denir. Ama siz mesleğini ticaret yapmak olarak gören bir meslek adamına ne kadar güvenebilirsiniz?

 

Doktorun tüccarına, mimarın, mühendisin avukatın tüccarına gider misiniz?

 

Para bir yan üründür. Bir şey üretirsiniz, başarınız ve özgünlüğünüz oranında bir yan ürün olan maddiyat ve ün de size gelir.

 

Okullarda meslek ahlakı ve namusu okutulmuyor. Herhalde herkeste var olduğu kabul ediliyor. Hiç olmazsa doktorlar mesleğe başlarken ‘Hipokrat’ yemini ediyorlar. Darısı başımıza.

 

Bir ekonomi profesörü dostum konferansında şöyle diyordu:

“Bir ülkenin ekonomik durumu bozulabilir. Bilen biri gelir düzeltir. Ancak o ülkenin ekonomik ahlakı bozulmuşsa, artık onu kimse düzeltemez.” İş adamlığı günü kurtarmak için en ikna edici yalanı söyleyebilmek zannediliyor. Kimse verdiği sözü tutmuyor.

 

Bu yazı biliyorum sizi ilgilendirmiyor, ama yakınınızda mutlaka böyle biri veya birileri vardır. Lütfen onlara okutun.

 

1967’de Devlet Planlama Teşkilatı’na Uzman olarak girdiğimde, galiba “ALAÇAM” adlı bir firma Türkiye’nin mermer potansiyeli konusunda araştırma yapıyordu. Sonra bu araştırma ve sonuçları ne oldu bilemiyorum. O günlerde en yüksek oranda mermer sattığımız ülke İtalya idi. İtalyanlar bizden mermeri alıp İtalyan mermeri diye pazarladıklarını duymuştum.

 

Sene 1987-88. Mimarı olduğum Ankara ‘Atakule’ yapısı çarşı zemini için 10.000m granit kullanmak istedim. O günlerde ithalat yoktu (veya yasaktı). Yerli granit üreticileri bu kadar metrekareyi temin edemeyeceklerini söylediler.

 

Osmanlı’nın da kullandığı bence muhteşem Marmara Mermerini, İç mimar dostum Gürkan Kasımhocaoğlu’nun önerisiyle ters kesimle ( damarlar daha belirgin ortaya çıkıyor) elde edilmiş plakalarla kapladık. Tabi bu ara işverenden gelen Sivrihisar bejini en sabit boy serbest kesim ile tatbik etmemek için verilen savaşı da unutmamak gerek. (Onların isteği olsa idi sonuç halı kaplama gibi olacaktı.)

 

Bugün artık böyle sorunlar pek kalmadı. İstediğiniz doku ve ebatta taş malzeme piyasalarda mevcut. Hala ülkemizde kavisli kesim yapılabiliyor mu bilmiyorum.

 

Bir ara İtalya’ya gönderilip istenilen yuvarlaklıkta kesilip tekrar geri geliyordu. Herhalde bugün bu sorun da aşılmıştır.

 

Genç mimarlara önerim ; bina dışı kaplamalarda gereken kalınlıkta olmak şartı ile mat veya parlak granit veya kumtaşı, iç mekanlarda ise mermer kullanmalarıdır. Yaya trafiği yoğun mekanlarda kaydırmaz özelliği yüzünden granit tercih edilmelidir. Mermerin hele kalitesizse dış mekanlarda zamanla tebeşir haline geldiğini gördüm.

 

Ben yapılarımda taş, cam, alüminyum gibi malzemeleri kullanmayı seviyorum. Zira bu malzemeler zamana dayanıyor, hatta zamanı iyi kullanıp eskiyorlar.

 

Ankara’da Anıtkabir’in sarı travertenleri zamanla daha da sertleşerek sağlamlaşıyor. Bu binayı plastik bir malzeme ile kaplanmış olduğunu düşünebiliyor musunuz?

 

Türk Tarih Kurumu, Turgut Cansever’in güzel yapısı. Andezit (Ankara taşı) ile kaplı olması onu nasıl da görkemli kılıyor. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yapılan yapılar, örneğin, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi binası vs. vs.

 

Atakule Çarşısı zemini ve kırpık kenar mermerlerden yapılmış şelale ve havuz. Bütün Ankara kaldırımları niçin yüzyıllara dayanabilen Ankara taşı (andezit) ile kaplanmadı? Hatta andezit tretuar taşları sökülüp yerine prekast beton kaldırım taşları kondu. Çok değil iki kış geçtikten sonra bütün o bordür taşları sünger gibi, elek gibi oldu.

 

Türkiye’de yıllardır yurt dışı müteahhitliğe önem verildi. Aynı anda bu önem biraz da mimarlara verilmeli idi; zira biz örneğin, projeye kaplama olarak bordo renkli Elazığ mermeri yazmışsak o kullanılacaktır. Müteahhit ister İngiliz ister Alman olsun. Biz bunu ülkemizde bazı mercilere hala anlatamadık.

 

Bir yapı düşünün: o yapıyı boş arsa üzerinde ilk tasarlayan, boş bir kağıttan başlayan mimardır. Diğer bütün disiplinler önlerinde mimarın yaptığı tasarımı bulurlar. Yani sıfırdan başlamazlar. O yüzden mimarlık entelektüel (ussal) bir iştir ve Aristo’dan beri altı sanat dalından biridir.

 

Ülkemizde Avrupa Birliği normları kabul edildikçe mimarın bu ussal çalışması gerek ücret gerek saygınlık olarak hak ettiği yeri alacaktır. O yüzden geleceğe umutla bakıyorum.

 

Gerçeği bulmak, onu araştırmak bir insanlık görevidir ve sürekli çaba ister. Kendinle hesaplaşmayı gerektirir. Yalanın gerçek gibi dolaştığı çağımızda gerçek ise çırılçıplaktır.eskilerde yaptığım bir röportajda yaratıcılığı Prometeus işkencesine benzetmiştim. Biliyorsunuz Prometeus tanrılardan çaldığı ateşi insanlara getirmişti. Tanrıların tanrısı Zeus ta onu cezalandırıp Kaf Dağı’nda kollarını zincirle bir kayaya bağlamıştı. Her gün bir kartal gelir ciğerini yerdi ve her gece o ciğer yeniden tazelenirdi. Sen insanlara sanatın ve uygarlığın tetikçisi ateşi getirmişsin. Al sana..

 

Biz mimarlar tanrının vasıflarından birine ulaşmaya çalışırız: “GÜZELLİK” ve buna ulaşınca tanrı da bize kendi vasıflarından birini bağışlar: “ÖLÜMSÜZLÜK”

 

Yazımı şair Keats’ın şu dizeleri ile bitiriyorum: “Gerçek güzeldir Güzel gerçektir”

 

SAYGILARIMLA

A.RAGIP BULUÇ - Y. MİMAR / 14.06.2010