Söyleşi;
Stanley Kubrick 2001 filmini izlediniz mi? Filmin başında Mars gezegenini andıran sonsuz kuraklık hissi veren kızıl bir çöl manzarası benzeri bir sahne. Susuzluk ve yaşam hakkı! İki gruba ayrılmış maymunların ufak bir su birikintisini elinde tutan diğer bir gruba karşı sonuçsuz kalan su içme girişimi sonunda, grubun içindeki genç maymunun ölü bir hayvanın kuruyan iskeletiyle ,”oynayıp” eline aldığı uzun bir kol kemiğiyle diğer iskelet kemiklerine vurup kırmasıyla bilincine vardığı , alet kullanımıyla elde ettiği , gücün yansıtıldığı sahne.
Genç maymunun bu gücü ilk kullandığı An, diğer grubun elinde tuttuğu su birikintisinden su içmek için yaptığı kavga sahnesi;Genç maymun ve grubu ellerinde uzun kol ve bacak kemikleriyle suyun başına gelir.
Diğer gruba ellerindekilerle saldırıp su birikintisini ele geçirir. Eğilip hep birlikte su içerler.Başlarını aniden kaldırırlar.İrkilip her biri tarafa kaçışır.Syah, üç metreye yakın daha önce hiç görmedikleri dikdörtgen bir taş benzeri anıtsal bir yapıya şaşkınlık ve korkuyla yine ilk genç maymun cesaret edip dokunur.Dokunup, tanımasıyla başlayan ve sahneye eklenen Strauss’un ‘Zerdüşt Böyle Buyurdu’ müziği; işte Ragıp Buluç ve benzeri insanları , ben bu toplumda o film sahnesindeki siyah , uzun dikdörtgen taşa benzetiyorum. Onları tanımak için korkmadan dokunun.Bu giriş yazısını maksadı Ragıp Buluç’u övmek değil. Ben Atakule’nin kulesini de sevmem ve bunu Ragıp Bey’e söylerim. Ama büyük bir inancım var ki Ragıp Buluç’a yeterli ve bağımsız hareket imkanı tanınsın ki bu yaratım için çok önemlidir;İşte o zaman bu ülkede güzel, yaşanılır yapıların yaratımını görebilirsiniz. Ragıp Buluç sadece bir mimar değil! Dokunun.. Johann Strauss’un ‘Zerdüşt Böyle Buyurdu’ çalıyor…
Sait Ç. KELEŞ
-Mimarlığı niçin seçtiniz?
-Mimarlık , benim bütünümü kapsamaya başladı.
-Mimar olmasaydınız ne olurdunuz,mimarlık dışında hangi mesleği seçerdiniz?
-Coğrafyacı olabilirdim , mesela
-Neden?
-Antropologda olabilirdim. Beni, insan ve doğa hep, ilgilendirirdi; ama mimarlığın bütün bunları birleştiren bir sanat olduğunu düşünüyorum. “Mimarlık sanat mı?” diye sorarsan , yedinci sanat diye sinemayı diyorlar.Diğer altı sanatı sorduğum zaman insanlara mimarlığı bir türlü koyamıyorlar, bunun içine.Halbuki, Aristo’dan beri, o altı sanatın temel başlarından biri mimarlıktır. -
Şu anki yaşamınızdan, mutlu musunuz?
-Mutluluğun tarifini yaparsan…Tabi mutluyum ama bu klasik anlamada sorduğunun cevabı değil.Birçok insan, kendini mutlu zannediyor.Benim mutluluğum yaşamaktan kaynaklanmıyor.Benim mutluluğum sanki bir adım daha önde.
-Sizce yaratıcılık nedir? Bir mimari eserdeki yaratıcılığı tarif eder misiniz? -
Daha evvel, bende röportaj yapan kişiye de söylemiştim, tekrarlıyorum.Çünkü fikrim değişmedi.Yaratıcılık , bir Prometheus işkencesidir. Her gün ciğerinizi bir kartal yer,gecede tazelenir.Böyle bir süreklilik iştir.Her gecede tazeliyorum. Gece, benim için çok önemli , karanlık dönemler.Ynlız, yaratıcılığın karanlıkta doğduğunu söyleyebilirim. Kendime dönük saatler çünkü…
-Bugüne kadar, sizi en çok etkileyen şaşırtan nedir?
-Birçok şey var. -Birtanesi… -Uçaktan gördüğüm Fujiyama. Bulutların üzerine çıkan bir dağ, yarım kalmış, kartpostallardaki gibi. Japonya’yı merak ediyordum. İlk gördüğüm simge oydu. Ondan sonra , doğanın dışında çok şey var.Keith Haring’i çok sevdiğimi biliyorsunuz. Viyana’daki sergisini gördüğümde , bu asırda Picasso’dan başka beni şaşırtacak adam yok derken , bir de Keith Haring çıktı. Yoksa insan gözü , şaşırmaya , süprize her zaman açık bakmasını bildikten sonra. Poul Klee, “Bakmasını bilmek lazım” diyor ama, bir de düşünmesini bilmek lazım. Baktığını değerlendirecek olan göz değil beyin
-Kendi yaptığınız çalışmalara bakıp , şaşırıyor musunuz?Bir şaşkınlık yaşıyor yada heyecan duyuyor musunuz?
-Şöyle oluyor: İşte oturduğun zaman , boş kağıttan başlıyorsun, birçok şeyi yırtıp yırtıp atıyorsun. Bir tanesi sana “Oldu” dedirtiyor ve nedenini sordurtmuyor ve sana “Oldu.” Dedirten şey , mutlulukta veriyorBu hayatla yıkanmış olmayı gerektiriyor.Çünkü, senin orda neye evet dediğinin gerçekten bilimsel bir cevabı yok. Sadece duygularınızla karar veriyorsunuz.Oldu dediğin şey oluyor . Tabi heyecan duyuyorsun; ama o noktaya gelene kadar çektiğin acılar ıstıraplar, kendi kendini yemeler falan ama o noktaya ulaştığın zaman … işte işte o zaman Nirvana’ya ulaşmış gibi .Fujiyama’nın bulutlardan çıkması gibi , başka bir noktaya gidiyor.
-Sizce mimarlığın içinde başka neler var? Neleri kendinde topladığı zaman sonsuzlaşıyor? -
Bence, bütün sanatlar şiir olmaya çalışıyor. Bir mimarlık ne kadar şiire yaklaşırsa o kadar başarıya ulaşmış demektir.Şiir gibi kadın , şiir gibi bina…Bir mimarlığın içinde ne yok ki…İnsanlığın tüm macerası var.Geçenlerde şunu düşündüm:”Ne biçim sanat bu? Mesela acıyı , aşkı anlatamıyor.” Resim gibi , şiir gibi. Sonra şuna karar verdim ve çok rahatladım: Anlatmıyor ama yaşatıyor.Aşkın yaşadığı noktada mimarlık var , onu demek istiyorum . O yüzden birçok şeyi kapsıyor.Sinan bunun için “En zor sanat mimarlık “ demiş. Çünkü bir ressam gibi , bir şair gibi duygularının çok yüksek olması lazım ve bir de satranç ustası kadar da akıllı olman.Özetle, iyi bir mimarlık ürünü, iyi bir müzik, iyi bir resim gibi insan kendine güveni getirir.Geleceğe olan güvenini arttırır. Ne bileyim, çok sıkıldığım zaman Nazım’ın bir şiirini okuyayım, beni kendime getirir. Dilerim ki bir gün, canı sıkılan benim yaptığım yapılar içine girip , keyif alsın, kendine güveni artsın. -
Kendinizi hiç yalnız hissediyor musunuz?
-Her zaman
-Sizin için yalnızlık neyi ifade ediyor?
-Yaratıcılığın temel taşıdır.
-Kanaatimce, sizin yaptığınız çalışmalar, biraz yalnızlığı ifade ediyor sanırım. Size de öyle bir his veriyor mu?
-Tahmin ediyorum yapmak istediğim yapılarda insanların mutlu olmasına çalışıyorum.İnsansız bir yapı düşünemiyorum. O yüzden sen yalnız ve mutsuz bile olsan, yaptığın yapılar mutlaka ve mutlaka insanları mutluluğu taşımalı.
-Sizce, özgün olan nedir?
-Bana biri “Atakule’nin neresi özgün?” dedi. Benim de aklıma şu geldi: Gece saat dörtte, yanımda güzel bir bayan yatarken, onu düşünmeden parmağımla çarşafa çizdiğim ilk Atakule skeciydi. Ama insan ürettiğinde, o kadar etki var ki…Arkadaşlıklar var.Dostluklar var. Hayatla yıkanmış dediğim bu. Ben en çok, başka binalardan öğrendim. Tabi ben modernist bir eğitimden geçerek geldim; ama artık, fonksyonalizm, rasyonalizm değil de meteforlara daha çok inanıyorum. Hayallere , rüyalara metoforlara … Bir şey bir şeye benzeyebilir, benzemesi de gerekir.İmajı da olması gerekir.Herkes kendince , bir şeyi başka bir şeye benzetebilir.
-Siz bir eseri düşünürken eseriniz için kaç yüzyıl l sonrasını düşünerek çalışıyorsunuz? Ne kadar uzağı görüyorsunuz?
-Bugün , en önemlisi yani, mimarlık ta gelecek düşünmek gibi bir şey olabilir mi? Belki de olabilir.Kesin yargı koymayayım; ama bugünü düşündüğüm zaman birçok kişi için yarın oluyor. Sen şayet bugünün ötesinde yaşıyorsan.Benim kendi kendime , bulduğum doğrular var.Duygu doğruları. Bunlar inşallah gelecekte bütün insanlarca anlaşılacak . O zaman , tabi geleceğe bir şey yapış oluyorsun. Avangarde oluyorsun.
-Siz, mimarlığa bağlayan şeyler nelerdir?
-Yaşamımın bütünü, o. Mimarisiz yaşam düşünemiyorum. Yani benim için bir emeklilik yok. Normal miyim diye düşünüyorum. Herkes simitçiye bakıp “Simit taze mi?” diye düşünüyor. Ben simitlerin düzenine bakıyorum. Bu biraz da çok sağlıklı bir şey değil belki de. -
Hiç alıp başınızı gitmeyi istiyor musunuz? İçten içe isyanlar yaşıyor musunuz?
-Rüyalarımda var.Gerçek hayatta olmuyor.Sorumluluklarımın ve çelişkilerimin farkındayım.
-Sizce, yaratıcı bir insanın sorumlulukları nelerdir?
-Her şeyden önce , yaratıcılığa devam etme sorumluluğunu taşıyorum.Deliliğe mani olmak. Fanteziye inanıyorum; ama lünatik olmamaya dikkat etmek lazım.Ay ışığında kurt adama olmak değil .İşe yarar olmak , benim eğitimimde bu var. Başkalarına yardımcı olabilmek, yardım etmek. Bu bir sorumluluktur.
-Bir yapıda en çok neyi ararsınız, onda neyi seversiniz?
-Yapının bütününü severim. O bütünlük varsa severim, aurasını severim.Saat saat değişir, mevsim mevsim değişir, gün gün değişir… Ama mimarlık bina yapmak değildir. Bina yapma sanatıdır. O bina da mutlaka , aura olmalı.Aura… Biliyorsunuz ne demek istediğimi. Mimarlığa ben taşıdım. Hippiler, insanın çevresine aura derlerdi. Aura var ; ama mimarlık alanında kullanan bir benim .Çünkü , mekan ve zaman bir yerde modern tabirler olarak kaldılar. Mekan dediğimiz şey, artık beni tatmin etmiyor.Günün her saatinde nasıl olduğu beni ilgilendiriyor.İşte buna aura diyorum. Bir yapı sevimli olabilir, antipatik olabilir.Bir gotik yapı gibi Allah’ın, büyüklüğünü sana anlatmaya çalışabilir ya da bir Osmanlı yapısı gibi Allah’ın senin içinde olduğunu anlatmaya çalışabilir.
- En çok sevdiğiniz eseriniz hangisi?
-Tabi bu , eşit paylaştırmak gibi bir şey. Gerçekten çocuklarından hangisini daha çok seviyorsun gibi bir şey ; ama özellikle yapılmayan binalarım var ki onların yapılmasını çok isterim. Hala da onları, en çok seviyorum. Belki de yapılmadıkları için. Doğmamış çocuk…
-Yanılmıyorsam, herkes sizi Atakule ile tanıdı.
-Doğru.
-Başka yapıtlarınız var. Mesala, Eryaman 14. Etaptaki, Toplu Konutlar. Bu konutlar için birçok kişiden, olumlu değerlendirmeler duydum.
- Ne yapalım, yoldaki insan da Beethoven’ı, “9. Senfoni’den tanıyor.Halbuki o kadar güzel şaheserleri var. Zaten Beethoven’ı Beethoven yapan o gerçekten senfoni olmayan ufak eserleri, sanatlarıdır.
-Atakule Ankara’ ya ne kattı, Ankara’dan ne eksiltti?
-Çok şey kattı, kişilik kattı. Benim isteğim dışında amblem olarak kullanıldı.Bunu belediye de kullanıyor, bazen üniversiteli adınlar derneği de kullanıyor.Onun iradesi yan kule yapma fikri benden çıkmadı, nasıl kule yapacağım fikri benden çıktı.O yüzden bazen ürküyorum, başka bir adam oraya kule yapsaydı çirkinlik abidesi olabilirdi. Ama söylediğim gibi , hep var gibi duruyorsa bir bina, orada başarı vardır.Birçok kişi bana bunu dedi.”Sanki hep vardı.” Dediler.Benim içinde önemli bir yapı; çünkü dengeleri zorladığım bir yapı. Bilerek atlanan akslar, kolonlar,farklı erkek ve dişi formların bir araya gelmesi . Bunların çoğu bence bir deneyimdir ve birçok genç mimar içinde deneyim olması gerektiğine inanıyorum. Kötü dekorasyonla bile , yıkamadıkları bir aurası var.
-Çok sevdiğiniz, bir mimar var mı?
-Çok var. Ben bir gün şunu söyledim: Bir ara bana , yazın stajyer çocuklar geliyordu. Onlarla konuşma mecburiyeti hissettim. İşte çiçeklere bakın. İşte güneşin batmasına bakın.Ağacın gölgesine bakın, sonra bende jeton düştü. Ben bunlara bakarak mimar olmadım ki. Beni en çok ilgilendiren başkasının yaptığı yapıtlardı; ama hepsi değil, bir değer varsa içinde. Mesela Japonya’daki Riyon ji yapıtı mimarlık şaheseri, eskiden yapılardandır. Yenilerden de var Kıswo Kurukawa. A. Alto’nun bütün yapıtları.
-Türkiye de mimarlık denince hangi dönemleri kastediyorsunuz?
-Özellikle Selçuklu, Osmanlı… Selçuklular öncesi, Semerkant falan , çok önemli örnekler var. Selçuklular, çok güzel işler yaptılar. Osmanlı Mimarlığı inceltti, rafine etti. Sinan’ınzaten Kanuni, döneminde çıkması , ekonomiyle ilişkisini gösteriyor.Bu kadar yüksek seviyeye erişmiş bir yaşam biçimi, bugünkü süfli hale nasıl geliyor , anlayamıyorum. Ülkemizde mimarlığın geleceğinin de parlak olacağına inanıyorum.
-Biz neden Almanlar gibi olamıyoruz? Dünya Savaşından sonra , Almanya yerle bir , hiçbir şeyleri yok. Açlıkla uğraşıyorlar.Herkes ağaç kabuklarını falan yiyor.Bu kadar yoksul durumda 57. De Adamlar Mercedes üretiyorlar ve korkunç bir mimari çıkış. Bizim ülkemizde neden böyle bir gelişme ve üretim yaratım modu yaşanmıyor?
-Türkiye, tabi çok iyi dayaklar yedi. Kültürün yediği dayağı, bir boksör yese ayağa kalkamaz. Ben babamın notlarını okuyamıyorum.Eski yazı ile yazılmış. Bize Latince öğretilirdi; ama hiç olmazsa Latince ve Osmanlıca seçmeli olsaydı.Bu kadar kopukluk yaratılmasaydı.Çinliler bile vazgeçtiler geri döndüler kültür devriminden. Biz hala geri dönemedik.Sen Anadolu’daki birçok çeşmenin üzerinde tuğra var diye kitabelerin kırıldığını biliyor musun? Cumhuriyet döneminde oldu. Bunlarda para kazanmak , her şeyin ötesine çıkarsa…Sadece mimari için değil, diğer değerler de sıkıntılar içinde.
-Hangi müteahhide gidersen git, devlet ihalelerinden iş alanlar, hiç hak etmedikleri paralara sahiptirler. Milyon dolarlara sahiptir ve bunları devletten almıştır; ama o yapıları tasarlayan kişiler o kadar da varlık içinde yaşamıyor. En azından benim tanıdıklarım öyle; ama diğer ülkelerde durum böyle değil.İşi yaratıcısı yani kalkıp Mimar getirdiler,Haliç Köprüsü için.Bilmem kaç milyon dolar istedi diye işi ona vermediler.
-Şimdi efendim, müteahhitlerinde gerçekten yaratıcı olanları var. Ben, yapsatçılardan bahsediyorum. Bir devleti soyan, toprak hafriyata kaya diye rapor tutturup, büyük paralar kazananlar da var. Gazeteci soruyor:”Efendim, siz babaymışsınız!””Ne babası yahu ! Ben iş adamıyım.” Diyor.Gazeteci “Ne işi?” diyor.”Ne yapıyorsun?”diyor. “Ben, müteahhittim.” Diyor.Mimar olmak için diploma gerekli, müteahhit olmak için hiçbir şeye gerek yok. Koyunlarını sat, gel yarın bir karne sahibiyle de anlaş.Bundan kolayı da yok. B u kadar çok müteahhit , dünyanın hiçbir yerinde yok.Ama gerçek müteahhit , mimarın,devletin yapamadığı bir işi yapan adam.Ama tabi kuralları koyman lazım. Mesela filmi çevirirken prodüktör, yani parayı veren adamın adı yazar; ama her zaman, bir film, yöneticisiyle adlandırılır parayı verenle adlandırılmaz.Bizde parayı veren kendini yönetmen sanıyor.Bizde para kazanan insanlar, dilenci gibi para kazanıyor,” Ver, ver , ver.” Diye.Bir şey yaratarak para kazanmış adam yok Türkiye’ de.Bunlar para kazanmayı hak etmiyorlar.Naylon diye bir şey icat eden firmanın para kazanmaya hakkı var.Penisilini bulan adamın firmasının para kazanmaya hakkı var.Benimle pazarlık eden çok büyük iş adamları var.Nedir benle pazarlık ederek ettiğin kar?Dilenci gibi iş adamları, anlıyor musun?Hala seni kazıklamak , hala senden sadaka kapmak…şu anki devlet öyle.Şu an Türkiye’yi yöneten iş adamı bu durumda , iş adamı!Nasıl bakkallar süpermarket oldu!Bunlar da öyle. Eski tüccarlar oldu şimdi iş adamı. Ruhu hala bakkal. Tabi onların genel kültürü sorgulanmalı. Tabi onlar senin baktığın gibi bakmıyorlar. Kendi basit hayatlarında para kazandıkları için, büyük aşamalar aştıkları için kendilerini hep haklı zannediyorlar. Altlarındakiler ise, “ Sen zengin değilsin senin sadece paran çok!” demiyorlar. Toplum onlara böyle davranmıyor. Herşeyi yapabileceklerini zannediyorlar cahillikleriyle. Oysa yaptıkları şey sadece cehaletin yaygınlaşmasıyla oluyor. Şu özel teşebbüse bak! Bilmem kaç yıldır İstanbul’da festivali yapıyor!! Ya ayıptır!! Bir açık hava tiyatrosu yaptır. Bu kadar para sahibi adam, hala devlet yaptırsın... Dünyanın neresinde gördün böyle bir şey?kimse de bunlara bir şey demiyor, senin paran çok, cahilin birisin demiyor. Hep bana, hep bana...
-Çağsav Projesi nasıl başladı?
-Çağsav’ın kurucularındanım. Bir bina yapacağız ile başladılar. Çağdaş Sanatlar Müzesi... Ben de kalktım bir konuşma yaptım. Dedim “Benim bir rüyam var. Bu rüyamı gerçekleştirmek için burdayım. Bu rüya da, “Türkiye Ulusal Müzesi” dedim. Ulusal ifadesi ürkütmesin. Bu mal bizde, sadece bina yapmak gerekiyor. Derhal British Müzesi, Londra, New York Metropolitan, Paris Louvre, Berlin Müzesi ile Ankara’daki Türkiye Müzemiz bu zengin değerlere ulaşacaktı. Oradan bir ressam –adını vermeyeyim- laf attı bana. “Kendine bina yapmak için bunu savunuyorsun!” dedi. Lanet olsun, keşke ben yapsam; ama kim yaparsa yapsın. Dediler ki Yeni Mahalle Belediyesi, bize böyle bir arsa verecek. Kültür parkı, bir takım ressamlar, para istemeden resim verecekler. Ben de projemi veririm dedim. Para isteyen kim? Ben sadece projeyi desteklemek için para alırım. Parasız verilen şeyin şu anda, Türkiye’de kıymeti yok. Aklımda olan şey, ortaya çıktı. Tabi hala belediyenin arsayı verip vermeme gibi bir tereddütü var.
-Bu proje başka bir yer için mi planlandı yoksa, sadece orası için mi?
-Sadece orası için.
-Projeyi oluştururken, bir fikir alımı oldu mu yoksa tamamı size mi ait?
-Bana ait.
-Fenomen bir Ragıp Buluç çalışması diyebilir miyiz?
-Tabi ki diyeceksin. Şöyle ki benim şu yaşta eriştiğim yine az, öz bir çizgi olacak arınmış biryapıdır. Arı çünkü iki ucu aydınlık bir tünel.
-Bu projenin gerçekleşmesi için Çağsav ve diğer sanat kurumlarından,kültür kurumlarından ne gibi bir çalışma bekliyorsunuz?
-Şimdi şöyle; Milo Venüsü’nü yapan adamın eczanede, takma kol satan bir dükkanda, bir vitrinde olacağını aklından, hayalinden geçirmezdi. Onun sorumluluğu yapmak, benim sorumlu olduğum projeyi yapmak isterlerse yaptırsınlar. İsterse yaptırmasınlar. Yaptırırlarsa çok hoşuma gider, gerçekleşir; yaptırmazlarsa yani insanların boğazına sarılamam.
-Bu projenin gerçekleşmesinin bu bölgeye ya da Ankara’ya sanat çalışmalarının saklanması, korunması ve sergilenmesi anlamında ne gibi bir katkısı olur?
-Ben galeri diye düşündüm. İki temel sanatın evliliği olarak görürüm. Evde cd dinlemekle konser salonuna gitmenin ritüel farklılığı, mimarlık ve müzik birleşmesidir. İyi bir konser salonu, iyi bir galeri, iyi bir müze; mimarlık, resim ve heykelin birleşmesidir. Birbirine yardım ederler.
-90 metre uzunluğunda bir tüneli, galeri olarak tasarlama fikri?
-Yıllardır yaşadığım bir şey bu. Kendi kafamda durmuyorum; yatıyorum, kalkıyorum, bütün hayatımı kapsamış gibi. Kolaymış gibi geliyor ama emin ol kolaylığının arkasında yoğun duygular, düşünceler, yıllar var sanatın bütün kollarında. Sait şuna inanmıyorum; sana verdiğim Prometheus ciğer olayını bir daha getir aklına, kendi kendini yiyip bitirmeyen adamdan sanatçı olabileceğine inanmıyorum. Sanat dediğimiz çoğu zaman başına gelen trajedilerden kaynaklanır. Anladın mı? Çok keyifli geçen hayatların, senin yaratacağın konsepte pek faydası yok. -Sizin bir proje yapıp oraya sunmanız da bir risk, risk almak. Uygulanıp uygulanmayacağı belli değil. Çok güzel bir laf biliyorum: “ Profesyonelim ama satılık değilim”. Be de profesyonelim ; ama satılık değilim. Ben varım orada. İnsan ne koyarsa kendi gibi kendi gibi adamları da buluyor etrafında.
-Doğma büyüme Ankara’lısınız. Neden daha hareketli ve yoğun bir yaşam seçmediniz? Neden İstanbul’u denemediniz?
-Ankara’yı tercih ettim, kader olarak değil. Şimdi sana şunları diyeyim, kararı sen ver. İstanbul, önce büyük bir tecim evi ve eğlence merkezi. İstanbul kültür merkezi değil, olamaz da, matbaalar, gazeteler orda olmasına rağmen. Ankara yeni cumhuriyetin dinamik başkentidir, yeniyi severiz, İstanbul eskiyi sever. İstanbul eski ve İstanbul eskiye meraklı. Eskiye meraklı bir yerde ancak arkeolog olunabilir ya da eskici olunabilinir. Bunun yeniliğini, evrim yapabilecek bir niteliğini ben görmüyorum. İstanbul süsleme ağırlıklı, bunları ayırmak gerek; Dekorasyon nedir, mimari nedir?
-İstanbul’a yaptığınız son yapılar için ne düşünüyorsunuz?
-İstanbul doğasına yakıştığını zannediyorum. Çalışmaları söyleyeyim; yeni yapılan Radar Kuleleri ve İstinye’de yaptığım bina. Tabi meslektaşlarımdan,İstanbulculardan özellikle, büyük tepkiler aldım. “Yalan söylüyor, beş katlı bina yapıyor.” dediler. Ama herşeyden önce, “Bir Ankaralı mimar nasıl olur da yapar?” yatıyor bunun altında. Bence İstanbul’a çok yakıştı. Bunun ispatları var. Bunları ben söylemiyorum, İstanbul’u seven arkadaşlarım söylüyor. Ara Güler telefon etti, Eline sağlık evlat!” dedi. Bu, bana bin tane mimarın beğenmemesinden daha önemli geliyor, anladın mı? Ömer Uluç “Eline sağlık!” diyor gerçek İstanbullular. Onlar, sonradan olmalar beni sevmiyorlar. İstanbulcular var, İstanbullulardan daha İstanbullu hissederler çoğu. Ankara, Kayserili falandırlar. İstanbul’a çok sahip çıkarlar. Bir tanesi, Muğlalı mesela. İstanbul’un hakkını yedirmemeye çalışır. Rezalet binalar yapmışlardır. Cumhuriyet bilmem nesi... kimse görmez, kimsenin görmediğini zannederler. Ankara’yı Ankara yapan hakiki İstanbullulardır. Babam, Cumhuriyet kuruldu diye buralara geliyor. Türk halkı ateş ve ihanetten başka bir şey görmemiştir orada. Osmanlıyı batırdıkları gibi şimdi de Cumhuriyeti batırmaya çalışıorlar. İstanbul’a don ve sutyen defileleri çok yakışmaktadır. Hep onları yapsınlar. Ben böyle bir şey görmedim. Bir şirket kuruluşunda don ve sutyen defilesi yapıldı. Don ve sutyen üreten firma değil inşaat firması. İstanbul’a çok yakışıyor. Yakında Montecarlo’yu geçecek yada Las Vegas’ı.
-Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
-Çok parlak görüyorum. Türkiye gibi çok kültürlülük, dünyanın hiçbir yerinde yok. Türkiye gibi insan zenginliği yok. Bu mutlaka bir yerden çıkacak. Her şeye rağmen, herkese rağmen çıkıyor. Ben, benim gibi insanlara şunu sormak istiyorum: “Niye Türkiye’desin?” New York’ta oturma imkanım olmuştur. Bana Havai Üniversitesi’nden ders ver diye teklif gelmiştir. Orada onyedi sene kalıp, İsveç’ten dönenleri biliyorum. Niye geliyorlar? Bu soruya cevap verdiğiniz zaman, Türkiye’nin kültürel değerleri ortaya çıkacaktır.
-Bu ülkede müzeler kapatılıyor, bekçi bulunamadığı için?
-Hepsini topla bir tane bina yap o zaman. Şart mı Tokat ta müze olması? Topla hepsini Ankara’ya. Bekçisi de olur, mekçisi de olur. Zaten benim Türkiye Ulusal Müze Projemim sebebi bu. Ankara’da olmalı. Bu önemli proje Ankara’yı beş önemli kültürel başkentlerden biri yapıverir. Bu bir bina projesi... Bir yarışma yapacaksın, uluslar arası, en güzel binayı sen seçeceksin.
-Sizin düşünceleriniz çok güzel; ama bu toplum buna hazır mı?
-Toplumu kim eğitiyor, egemeni kim eğitiyor, halkı kim eğitiyor? Toplumu da egemeni de bizler eğittik.
-Mimarlık eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Okadar zor bir şey ki ben usta çırak ilişkisine inanıyorum. Eğitim sana sadece, doktor olmayacaksın mimar olacaksın gibi bir yön çiziyor; ama o sıfatlardan çıkanların birçoğu, dükkan sahibi oldu. Mimarlık yapmıyor.istediğin kadar oku. Kafanı açıp mimarlık öğretemezsin, ama ateşi verebilirsin.
-Mimarlık eğitimi yeterli mi?
-Hayır.
-Mezun olan bir öğrenci ne yapmalı? Mezun olan kişi doğrudan kendini mimar ilan ediyor ve büro açıyor. Daha öncesinde ne yapılabilir?
-Önce bütün dünyayı dolaşması gerekiyor. Türkiye’nin çevresinde, sanki bir demir perde, çamur perde var. Yurt dışına gidip iyi örnekleri görmesi lazım. Kendi yollarını seçmeleri lazım, taviz vermeden bir yaşam biçimi. Para kazanmak için amblem çiz, dükkan dekoru yapsınlar. Ben gençliğimde yaptım bunları, para kazanmaya mecburdum; ama taviz vermeyeceksin. Yaban domuzu gibi... Bilirsin tarlaya bir ucundan girer, diğerinden çıkar. Gençlerin katılabileceği fikir yarışmalarının çok artması lazım.
-Mimaride zekaya inanır mısınız?
-Tabi, zeka başkasının deneyimlerinden yararlanabilme ya da başka iki ayrı şeyi birleştirebilme yeteneğidir. Satranç ustası kadar zeki olmaya mecbursun. Dünyanın en güzel yapıtı; ama pencereden rüzgar giriyor ve donuyorsun böyle bir şey olamaz. Isınmaya mecbur, sağlık koşullarını bir araya getirmeye mecbur, depramde yıkılmamaya mecbur, topluma yeni cesaretler vermeye mecbur. Onun için, Sinan “En zor sanat.” diyor. Zor mor yapılıyor, yapılmayacak gibi değil. Dalgacılığa yer yok. Geçenlerde bir röportaj okudum. Genç bir mimara soruyorlar. Kendini çok seven bir meslektaşımız, “Benle başladı mimarlık. Benden evvel kimse yoktu.” diyor. Böyle bir şey olamaz. Bu, herşeyi inkar etmek, hiçbir şey anlamamak demektir. Sen nasıl inkar edersin o müthiş insanları. Sen biliyor musun Tac Mahal’in mimarı kim? Bir Türk. Bunu bilmiyorlar. Biz övünmeyi bilmiyoruz. Biz kirazımızla, portakalımızla övünen bir toplumuz. Ankara keçisi, onu yetiştiren adamdan daha önemlidir. Onu kırpan, ipi eğiren, kazağı ören... Bunların hiçbir önemi yok.
-Sürekli çalışıyor musunuz?
-Tabi
-Bir üniversiteden teklif gelse, ders vermeniz için. Yeni mimar adaylarına yol göstermek gibi bir projeniz, bir isteğiniz var mı?
-Usta satranççılar, oyununu bozuyor diye acemilerle genelde oynamaz. Çünkü acemiyle oynaya oynaya, kendi oyununuda bozar. Belki birinci sınıflara ders vermek isteyebilirdim; ama bu işin zorluğunu biliyorum. Bunun pedagojik yaklaşımını bilemiyorum. Ben mesela öğretiyorum derken kızabilirim, kırabilirim. Öyle değil, sabırlı olmak lazım. Bu yüzden öğretmeyi başkalarına bırakalım. Zaten gel sohbet edelim dediği bile yok. Ancak o, meslek dışından birileri, mimarlık fakültesi kurarsa, gel diyen olabilir; ama meslektaşlarımdan diyen olacağını sanmıyorum. Kaç kere çağrıldım, kendi bildiğimi söyledim. İnsanlar tedirgin oldu. Fiyakaları bozuldu. Ben doğruları söylüyorum, onlar 1950’nin doğrularını söylüyorlardı. Ben pek sevilmedim. Onların olmaz dediğine ben olur diyordum. Zor iş ya! Boş ver. Benim öyle bi niyetim yok, kimsenin de böyle bir teklifi de yok.
-Atakule’ye postmodern mimari diyebilir miyiz?
-Postmodernizm. Tabi bazı insanlar, 1945’te Hiroşima’da atom bombası Japonların başında patlayınca, “Bilimsel düşünce nereye gidiyor?” diye düşünmeye başladı. Bence modernizm, atılan bombayla birlikte yıkıldı. O zaman kültürün ve insanın değeri yeniden düşünülmeye başlandı. Bence çağın en önemli isimlerinden biri Umberto Eco’dur. Bunları çok güzel ortaya koyuyor. Modernizmin yıkıldığını gösteren o kadar çok şey var ki... Modernizm de, insanın başka bir boyutu, rasyonalizm ve fonksiyonalizm. İnsanı kattığın zaman, kültürünü kattığın zaman, mimarlığın yeniden sanat olduğunu söylediğiniz zaman modernizme karşı çıkıyorsun. Modernizm haplar veriyor, bunlara uyarsan modern mimar oluyosun. Şimdi Brancusi’ye gidip “Senin kuşun niye böyle?” diyebilir misin? Diyemezsin. Onu ya seversin ya da sevmezsin. Mimarlık bu hale geldi. O zaman kişilikler önem kazanmay başladı. Dünya da böyle.
-Türkiye?
-Rezalet. Türkiye’de postmodernizm başlamadı. Çünkü üç oda bir salon yap, sat. Bir bina yapıyorsun, duvarlarını kırmızıya, maviye boyayınca postmodern sanıyorsun. Başka birşey yok, salça... Ama postmodernizmin getirdiği özgürlük anlayışı, bazı yapılarda var. Ama çoğunlukla yapsatçıların malzemesi oldu. Kemerler falan, planına bakıyorsun temel anlayış aynı. Düşünülerek yapılmış işler değil ve düşünerek yapılmamış bütün işler kötüdür. Kendiliğinden değil çünkü. Atakule bence postmodern bir örnek.
-Keçiören’e bir proje var. Yeni bir kule?
-Yapıyorum
-Cumhuriyrt kulesi?
-Uygulamaya geçildi, zemine betonu döküldü. Kış yüzünden kaldı, bahara doğru yürümeye başlar.
-Mimarisini beğendiğiniz bir kent var mı?
-New York, heyecan verici bir yer tabi bütün o ilaç kutularına rağmen. Tokyo daha ufak ölçekte. Mesela Bursa’nın eski hali, Amasya falan heyecan verenler. Süratle bozuluyor ama. Amasya’da 1950’de o Yeşil ırmağın kenarından yol geçiriyorlardı. Kıymetini bilemiyoruz. Mesela ben Bursa’yı çok severim. O tarafa her gidişimde, bir gecemi Bursa’da geçiririm mutlaka. Bozulmuşluğuna rağmen, o güzelliği vardır. Eskiden, Kırşehir’i hatırlıyorum. Anadolu kentine girmeden kilometrelerce bağların arasından geçerdik. Şimdi bağlara da ev yapılmış. Gelip bağların ortasına ev yapıyorlar. Türk toplumunun ruhu, gelişmemiş insanlarla dolu. Vahşi batı dönemini yaşıyor şu anda, Amerika’nın yüzyıl evvel yaşadığı gibi.
-Temenniniz?
-Mevlana’dan bir şiir: “Bizi tanıyan tanır, tanımayana selam olsun.”