A. Ragıp Buluç

 


Yazılanlar

 

RAGIP BULUÇ: “Müellif olmayana mimar dememek lazım.”

Bir çok önemli eserde imzası bulunan ve Ankara’da yapılmakta olan Döner Kule ile son zamanlarda adından söz ettiren mimar Ragıp Buluç ile Yayın Danışma Kurulu üyelerimizden Y. Mimar Murat Artu ve arkadaşımız Güven Yeşilovalar görüştü.

 

■ Sayın Ragıp Buluç, siz bir röportaj yapsaydınız nasıl bir soru sorardınız kendinize?

 

□ Röportaj yapmasını bilmiyorum. Soru sormasını bilmiyorum, cevap vermeyi de bilmiyorum, daha doğrusu mimarlık bizim bildiğimiz tek dil. Balerin hislerini anlatmak için dans ediyor, müzisyen müzik yapıyor, edebiyatçı konuşuyor, yazıyor ama mimarlığın dili mimarlık. Biz bütün duygularımızı, düşüncelerimizi yaptığımız yapılarda aksettirmeye çalışıyoruz. Bu yüzden konuşmak gibi, müzik yapmak gibi bazı ifadeler bizim uzağımıza düşüyor.

Varolma çabası içinde, günahıyla sevabıyla 25 yıldır sadece mimarlık diliyle konuşuyorum. Onun için sorular çok; hemen insanın aklına da geliyor: “Türkiye’de mimarlığın yeri nedir?” gibi.

Mimarlık çok konuşulan bir konu, herkesin konuşmaya hakkı var. Bu işte emeği olanın da olmayanın da. Olması gereken de bu. Ama bazen üzücü şeyler de oluyor. Anlamadan, bilmeden konuşuluyor. Sadece mimarlıkta değil, diğer tüm sanat dallarında da, belki ilk göze çarpan, görülen şey önemli insan için. Bunun ötesine geçen, bir adım ötesini, gördüğünü değil, ne olduğunu anlamaya çalışan insan çok az çevremizde. O yüzden de sorular çok zaman yavan oluyor. “Efendim, binanızı niye pembeye boyadınız, maviye boyadınız?” gibi. Ya da “Bu mekana nereden giriliyor, nereden çıkılıyor?” gibi çok basit sorular oluyor.

 

Hemen şunu söyleyeyim, bundan 2500 sene evvel bir meslektaşımız “Binada duvarları, pencereleri, kapıları çıkarın, geriye kalan mimarlıktır” demiş. Bu sözün çok doğru olduğuna inanıyorum. Bizim yaptığımız iş bir mekan sanatıdır. Mekan da bir nevi boşluk demektir. Biz bardağın içindeki boşluğu yapıyoruz her şeyden önce. Bardağın camı, üzerindeki motifi, rengi kırmızı olur, mavi olur; bu zamanla değişen bir biçim oluyor sadece.

 

Ama çoğu zaman yapıların içine girdiğinizde mekan değeri unutuluyor; insanlar dokundukları, hemen gördükleri, ilk algıladıkları ile değerlendiriyorlar. Ancak bu işi yapan, boş bir kağıttan dizayna başlayan insan bunun ne kadar güç bir meslek olduğunu anlayabilir.

Mimarlık evde yaptığımız bir sanat değil, onbinlerce kişiyi gerektiren bir sanat türü. İşverenden işçisine kadar, müteahhite kadar sizin fikrinize katılıyor. Hepsinin çabası gerekiyor bir ürünün ortaya çıkması için. Büyük bir orkestra gibi. Siz hem bestecisiniz, hem de bu orkestrayı yöneten olmalısınız. Bazen besteliyorsunuz ama yöneten olamıyorsunuz. O zaman bir “kakafoni” olma ihtimali artıyor. Evet, belki böyle bir soruyla başlardım: “Mimarlık nedir?” gibi.

 

■ Herkesin kendi evini yaptığı bir dünyanın özlemi temasını işleyen bir şiiri anımsayarak, ülkemizdeki yapıların büyük bir çoğunluğunu, çok sorumlu bulunmalarına rağmen. mimarlar yapmıyorlar. İnsanlar kendileri yapıyorlar, bu işin “ustaları” var, onlar yapıyorlar. Yapı stoğumuzun büyük bir çoğunluğu bu şekilde yapılmış. Mimarlık içinde yaşanan bu durumu bir kategoriye ayırabilir misiniz, ya da mimarları, yapıları belli kategorilere ayırabilir miyiz? Söylediğiniz yaklaşım her mimar için geçerli mi?

□ Siz bir şiiri anımsayarak başladınız, ben de bir şiir anımsayayım o zaman. “Birinci basamakta olduğumu hissediyorum. Önümde dik ve çıkılması zor bir merdiven var…”. Ben de birinci basamaktayım. Ama bunun içinde müthiş bir tevazu var zannetmeyin. Birinci basamakta olmak sürüden ayrılmış olduğumu da gösteriyor. Bir akım var gidiyor. Lauoçe’nin bir sözünü anımsadım. Her akşam kendi tanrısına dua ederken “İhtiyarlığımda bana çiçek dolu bir bahçe, kitap dolu bir ev ver” diye yakarırmış. Uzun süre bana bu imaj, güzel bir mimarlık tarifi gibi gelmişti. Tabii herkesin kendi yaşadığı mekanı düşünmeye hakkı var. Ama bunu kim gerçekleştirecek? Kim bu işin üzerinde daha fazla düşünüyor? İmajları yakalama meselesi, mimarların üzerindeki sorumluluktur. İmajları yakalamak, geliştirmek, bunu bir bina haline getirmek.

 

Her resim bölümünden mezun olana ressam diyemeyeceğimiz gibi, her mimarlık bölümünden mezun olana da mimar diyemeyiz. Binanın nasıl yapılabileceğini düşünen ve bunu tatbik etmeye çalışan insan mimar her şeyden önce. Bu da büyük bir çabayı gerektiriyor. Bu çaba içinde kimseyi yargılamamak gerektiği kanısındayım. İki üç yapı yapan mimarı hemen niye böyle yaptın diye suçlamak belki ilerde yapacağı yapılara da mani olmak demek oluyor. Mediocre düşüncelere; kimsenin itiraz etmediği, -herkesin de sevmediği- belli yapılar üreten “orta yolcu” kişilere karşıyım. Yanlış yapmaktan korkmamalı diye bir başka röportajımda söylemiştim. “Müellif mimar” diye bir tabir çıktı bir ara. Zaten müellif olmayana mimar dememek lazım diye düşünüyorum. O insanlar mimari kritik olabilir ama, yapı yapmak, yapı yapmaktan vazgeçmemek arzusunun, bir insanı mimar yapacağı kanaatindeyim. Bu diplomalı da olabilir, diplomasız da. Gerisini mimar olarak görmüyorum.

 

■ Bu konuyu biraz açmaya çalışalım. Sadece sürüden kopan, ayrılan, mediocre olmayan bir yapı yapmak, söylediğiniz mimarlık kapsamı içine girmek için yeterli mi?

 

□ Sadece o giriyor. Öbürü yapı yapmaktır. Yapı yapmakla mimarlık yapmak arasındaki farktan bahsediyorum. Çünkü yapı yapmak öğretilen bir değerdir. Ben boş kağıttan başlayan kişilerden bahsediyorum. Bir düşünce üretmekten, bir sembol üretmekten, bir imaj yakalayabilmekten bahsediyorum. Hatasız bir yapının doğru olacağını düşünüyorum, ama o yapılar hatasız mı? Hatalarla dolu. Tradisyonun, geleneğin güzel tarafını yakalamasını bile bilmeyen yapılar bunlar. Tradisyon demek, geçmişte elde edilen güzel değerlerin muhafazası demektir. Onu bile yakalayamıyorlar. Sadece bir motifle yakalanan gelip geçicilik, bir sudanlık. Onlara tabii karşıyım. Ve onları mimar olarak da göremiyorum.

 

İlle özgün yapıdan bahsetmiyorum. Düşünülmüş ve ciddiye alınmış yapılardan bahsediyorum. Bir yapı herşeyden önce ciddiye alınmalı diye düşünüyorum. Ciddiye alınmayan hiçbir şeyi siz de ciddiye alamazsınız. Ne mimarlığı, ne doktorluğu, ne mühendisliği, ne yazarlığı. Ciddiye alınmak demek yüzde yüzü kapsayan bir mesai gerektiriyor. Bu büyük çabanın içine girerek ancak ciddi yapılar elde edilebileceği kanısındayım. Ben Türkiye’de yapıların çoğunun ciddi bile olduğunu zannetmiyorum.

 

■ Ciddi bulduğunuz bazı yapılardan örnek verebilir misiniz?

 

□ Tabii. Ankara’dan örnek vereyim, yakın olsun. Mesela, Türk Tarih Kurumu binası (Turgut Cansever’in yaptığı) Atatürk devrinde yapılan binaların hepsi ciddiye alınmıştır. Radyoevi dahil. Radyoevi’nin giriş holündeki döşemesine bakın, bugün o döşemeyi elde etmenize imkan yok. Ulaştırma Bakanlığı mesela, son derece ciddiye alınmıştır. O tarihten bu yana çok az tamir görerek yapı ayaktadır. Ankara Garı da öyle. Detayları düşünün, kapı detaylarını düşünün, halen detaylar değiştirilmemiştir. Sağlamdır. Ve mekan zenginliği ortadadır.

Bir başka konuya geçeceğim; şimdi aklıma geldi. Bir Seyfi Arkan var, dönemin en önemli yapılarını yapmış insan. İller Bankası, Hariciye Köşkü, Başbakanlık Konutu gibi. Seyfi Arkan öldüğü zaman, gazetede öğrencisinin iki satırlık bir haberi vardı. Bugün bile adı anılmıyor. Bir şarkı sözü yazarı öldüğü zaman büyük olay oluyor ama o devre adını koymuş bir mimar için –bilmiyorum kaç yaşında ve maddi açıdan nasıl öldü- çıkan bir iki satırdan başka herhangi bir yazı yoktu gazetelerde.

Bu karamsarlığa götürmesin hepimizi. Hemen şuna geleceğim, eski neslin gösterdiği ciddiyetin –bazılarının gösterdiği ciddiyetin devamını sağlayabilirsek- bizden sonra gelecek kuşaklar için yeni bir ümit olacağı kanısındayım. Böyle bir savaş var, bu savaşın içinde olmak keyfi var. Ama bir hak yenilmesi de var. Sadece mimarlar değil, birçok sanatçı için. Bazen Türkiye gibi ülkelerde, enflasyonu bol ülkelerde –enflasyon yalnızca paranın değil değerlerin de düşmesidir- “bir badem gözlü ölür, kör olabilir.”

 

■ Bu değer enflasyonu neye bağlı?

 

□ Enflasyonda değişen değerler neden oluyor? Bir işi ciddiye almak, kişilere önem vermek gerekir herşeyden önce. Kişilere ve yaptıklarına önem vermek gerekir. Tabii o da kendi yaptığına önem verecek. Siz önem veriyorsunuz da başkaları size önem vermiyor. Savaş bu işte. Yani bunu ortaya koymak ve kendi ağırlığınızı ortaya koymak savaşı. Bir proje şu kadar fiyata yapılmaz, bir proje şu kadar sürede tamamlanmaz, bir proje sizin istediğiniz doğrultuda gelişmez, bütün bunlar savaşımızın bir parçası. Bu savaş uzun yıllardır veriliyor, bizden önceki nesilller de verdi ve tahmin ediyorum bizden sonraki nesiller de verecek.

 

İsterseniz olmayan değerler, bozuk olan değerler değil de, olması gereken değerler üzerinde konuşalım; belki daha doğru noktalara varabiliriz. Sadece mimarlıkta değil her konuda, planlı dönemin getirdiği bir acelecilik, rakamlara verilen bir önem var. Rakamlarla düşünülmeye alışıldı planlı dönemde. Nitelik değil, nicelik önem kazanmaya başladı, 15 tane hava alanı olması daha önemliydi 1 hava alanının doğru olmasından. Planlamayı yaparken bunu düşünen adamlar bence eksikti. Ekonomistler ve rakama önem veren kişiler yönetmeye başladılar Türkiye’yi. Kaç kilometre yol yaptığımız önemli, o yolun kilometresinin kalitesi unutuldu. Kaç tane hastane yaptığımız önemli. Rakamsal çoğunluklar var, fakat kalite aradığınız zaman bir tane bile yok.

 

O bir tanesinin kalitesinin nasıl olması gerektiği bugün tekrar görüşülüyor. Bundan son derece memnunum. “Bir yapı nasıl olmalı?” bugün bu değerleri konuşuyoruz. Ama hatırlıyorum, bundan 20 yıl önce bu değerler konuşulmuyordu. Bir yapıdan kaç tane olması gerektiği konuşuluyordu. Tabii bu değer yargısı, bir takım neticeler ortaya çıkardı. İnsanlar çirkin şehirlerde yaşamaya mecbur kaldılar, çirkin gelişmelerde yaşamaya mecbur kaldılar. Bugün aynı şey otel konusunda oluyor. Güney’de, turizm patlaması olsun da nasıl olursa olsun havasında, çabuk ve kaliteye önem verilmeyen gelişmeler hissediyorum.

 

Bir yabancı furyası var, yabancı modası başladı. Osmanlı’nın son dönemlerindeki gibi. Yabancıya karşı değilim, yanlış anlaşılmasın, yabancı mimarın gelip iş yapmasına. Ama kimin yaptığı çok önemli. Bizim gençliğimizde de, İtalya’dan kravat getirdim diye işporta malı birtakım kravatlar getirilirdi Avrupa çıkışlı. Ve herkes Avrupa’dan gelmiş diye pek memnuniyetle takardı onları. Bugün o kalite birçok mimarın, iç mimarın piyasada cirit attığını görüyorum. Ve bunlar müthiş itibar görüyorlar, sadece İngiliz oldukları için, Alman oldukları için. Avrupa’da adı sanı duyulmamış adamlar olduklarını da biliyorum. Türkiye’deki mimarları bekleyen en büyük tehlikelerden bir tanesi budur.

 

■ Ragıp Bey, isterseniz biraz da yaptığınız yapılardan, örneğin Japonya’daki Türk Pavyonu’ndan sözedelim.

 

□ Japonya’da iki Türk Pavyonu gerçekleştirdim. İki dünya fuarı olmuştu. Birincisini yarışmayla kazandım. İkincisi işi de onlar teklif ettiler. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Bu sayede bütün Asya’yı gezdim.

 

Orada ve daha sonra Kule’de önemli bir şeyi denedim. Salt fonksiyondan girmedim. Salt fonksiyondan girdiğiniz zaman, bir kule, dikilmiş bir sopa ve üzerinde bir tepsidir. Ben bazı imajlar yakalamaya çalıştım. Bizim geçmişimizde ve geleceğimizde var olması gereken bazı imajları ortaya koymaya çalıştım. Bugün ulaştığım noktada kendimi “yeni sembolist” olarak görebilirim. Sembollere, imajlara fazla inanmaya başladım. Ve doğrusunun bu olduğunu düşünüyorum.

 

500 metrekare bir kare alan düşünün, burada Türk Pavyonu kurulacaktı. Bir Türkiye imajı yaratılması sözkonusuydu. Bunu mimarca nasıl halledebilirdik? En önemli sorulardan biri buydu. İnsanlar bir noktadan girecekler, bir noktadan çıkacaklar. Bir ışıktan kubbe yaptım. Bu ışık kubbe yeni bir kubbeydi, ondan önce böyle bir kubbe yoktu, geometri yoktu. Ama bu pavyonun içine girenler, “evet burası Türk Pavyonu’dur” dediler. Ve galiba en çok gezilen pavyon olmuş. Bu da beni başarıya ulaştığıma inandırıyor. Demek ki bu imajı yakalayabilmişim.

 

■ Döner Kule’nin prensiplerinden biraz sözeder misiniz? Orada ne yapmaya çalıştınız?

 

□ Döner Kule ve altındaki çarşı için temel atma töreninde konuşmaya mecbur kaldım. Ne yapmak istediğimi anlatmaya çalıştım. Ama bugün ayağa kalktı bina. Bugün ne yapmak istediğimi görmek için artık inşaatın içine girmek kafi. O yüzden Kule hakkında fazla söz söylemek istemiyorum. Ama orada yapmak istediğim şeyi, insana değer verip, elimizi ayağımızı bağlayan değerlerin dışına taşıp, daha serbest, özgür mekanlar elde etmekti diye özetleyebilirim. Çok yakın zamanda kullanıma açılacak, insanlar girip çıkmaya başayacak. Ve orada artık mimarca konuşmaya başladığımı hissediyorum. O yapının içine girip gezsin insanlar. Ve gördüklerinin biraz ötesini düşünmeye çalışsınlar.

 

■ Kule’nin projesi, mimarisi ile ilgili değil de, orada bir kule yapılıp yapılmaması ile ilgili, “planlama” ile ilgili tartışmalar doğdu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

□ Tabii, çoğu zaman planı ve programı biz yapmıyoruz, önümüze sunuluyor. Kimi zaman bu program öyle biçimsiz bir şekilde sunuluyor ki, bizim yapacağımız bir şeyi tarif ediyor hatta. Kule’de pek böyle bir durum olmadı. Bana gelip kule yapalım mı buraya demediler; daha serbest kaldım programda.

Dünyanın bir çok yerinde bu tip yapıların içine girdim ve etüd ettim. Bir kere bunlar şehrin göbeğinde olan yapılardır. Şehrin akması gerektiği noktada yapılmasına karşıyım. Böyle bir beklenti içine girilmez. Hiçbir yapının böyle üstün bir niteliği yoktur, insanları oraya çekecek. Ancak daha büyük planlamalarla götürülebilir bu.

 

Bunu halk kullanacak, bu bir özel yapı değil, kamuya açık bir yapıdır. O yüzden yerine karşı değilim. Ve bence hayli anlamsız bir parkın ucuna konmuştur ve bu parka da anlam getirecektir. Meslekten olmayan insanların sloganları var. Yeşili muhafaza etmek, şehrin ortasına parklar yapmak. Park bir görüntü değil yaşantıdır. İçindeki fonksiyonlarla ancak onu yaşatabilirsiniz.

 

Şehir estetiği çoğu zaman yeşil değildir. Şehir estetiği camdır, aliminyumdur, granittir. Altlı üstlü yollardır. Bunun da estetiği aranmıyor. Önder Şenyapılı’nın güzel bir yazısı vardı. “Tüm şehri tabelacıların estetiğine terk ettik.” diyor. Siz bütün şehri bir tabelacı estetiğine terk ettikten sonra, iki tane, saksıda yetişmiş çiçek gibi ağaçla şehri süslemeye kalkmayın. Parklar kullanıma açık olmalıdır. Bu yaptığım yapıyla, içine girildiği zaman görülecek ki, park aşırı bir değer kazanmıştır. Yapıyla bütünleşmeye doğru gitmiştir. Yapının içinde yaşarken parkı algılayacaksınız.

 

Kule’ye çıkınca Ankara’nın ne kadar yeşil olduğunu göreceksiniz. İnsan boyutundan bu kadar yeşillik farkedilmiyor. Biraz yukarıya çıktığınız zaman Ankara’nın İzmir’den, İstanbul’dan çok daha yeşil olduğunu göreceksiniz. Bu da yeni bir boyut kazandırmaktır.

 

Biz gençliğimizde Çankaya’ya şehri seyretmeye çıkardık. Sonra yapılarla bu fırsat birkaç terasda kaldı. Kule ise yeni bir boyut kazandırdı Çankaya’ya. Hep beraber çıktığımız zaman yükselmenin keyfini yaşayacağız. Bunlar yerin doğruluğu konusunda bana ümit veriyor. Hiç karşı değilim yerine. Bir kişiye münhasır bir yapı olsaydı, o zaman karşı olurdum. Bir tekelcilik çıkardı ortaya. Sonra hep söylediğim bir şey var. Şehir bazı fantezileri kaldırabilir. Kule bir fantezidir, Gençlik Parkı’ndaki havuz bir fantezidir, Hayvanat Bahçesi bir fantezidir. Eyfel Kulesi bir fantezidir. Böyle bir iki fantezi ilave etmezseniz şehrin yaşantısına, fabrikanın civarında ya da şantiyede yaşamak gibi olur. İnsanları mutsuzluğa mahkum edersiniz.