A. Ragıp Buluç

 


Yazılanlar

 

MİMARLIĞA ADANMIŞ 45 YIL

 

Mimarlığı Doğu ve batı uygarlık geleneklerinin birleştirilebileceği  bir ortam olarak gören Ragıp Buluç, Türkiye miamarlık ortamında kültürel çeşitliliğe açık yapılarının yanı sıra teknoloji olanaklarını zorlayan , teknolojiyi doğrudan mimari bir dil ve kültürel sentez aracına dönüştürmeye yönelen yapılarıyla tanınır.

 

  “Eğitimini ODTÜ Mimarlık Fkültesi’nde tamamlayan, 1967 yılında lisans üstü derecesiyle mezun olan Raıp Buluç, birkaç yıl Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalıştı.Daha sonra iki arkadaşıyla birlikte İstanbul’daki Abdi İpekçi Spor Salonu  (1975)  ve Ankara’daki Anayasa Mahkemesi (1980)  proje yarışmalarında birincilik kazandı.Ayrıca Avrupa Topluluğu Basın ve Enformasyon Merkezi (1974 Ankara), Güriş Genel Merkezi (1976  Ankara), Ziraat Bankası (1977-İzmit) gibi binalar yaptılar. Ragıp Buluç bu arada Expo’70 Dünya Fuar’ındaki proje yarışmasında (Osaka-Japonya 1970) Türkiye Pavyonu projesiyle (ressam Orhan Peker ile birlikte ) birincilik ödülü kazandı. Gene Expo’85  Dünya Fuar’ında ki (Tsukuba-Japonya 1985) Türkiye Pavyonu’nu gerçekleştirdi. 1985 yılında kendi bürosunu kurdu. 1986 yılında Ankara Çankaya’da Atakule Alışveriş Merkezi projesini gerçekleştirdi. Alanı 25 bin metrekare olan bu bina Ankara’daki ilk alışveriş merkezi oldu.125 m yüksekliğindeki  kule, kentin simgelerinden biri haline geldi. 1990 yılında Buluç’a Mimarlar Odası’nın düzenlediği İkinci Ulusal Mimarlık Sergisinde “yapısal ve mekansal kaliteleri ile mimariye çağdaş yaklaşımdan ötürü” Yapı Dalı Başarı Ödülü’nü kazandırdı. Buluç’un başka mesleki uygulamaları arasında İslam Kültür Merkezi ,( 1989 Kopenhag-Danimarka), Yüksel İş Merkezi (1990- Ankara), Toplukonut (TOKİ-Eryaman-4.Etap), Ankara Yaren Yapı Kooperatifi 250 Villa projesi, Expo’98 Dünya Fuarı (Portekiz Lizbon) Türkiye Pavyonu, Çağsan Sanat Galerisi (Ankara), Ürgüp Terasevler , Serici Villası (Ümitköy-Ankara), Mustafa Barzani Müzesi (Irak), İstanbul Çanakkale Boğazları Radar Kuleleri ve Trafik Denetleme Binaları, Ankara Keçiören Cumhuriyet Kulesi, Ankara Planetaryum ve Bilim Müzesi, Ankara Keçiören Kongre ve Nikah Salonu, İstanbul Ümraniye’de Ümran Plaza (proje gerçekleşmemiştir), Ankara’da Tropik Sera, Bozcaada-Armutlu ve Marmara Denizi’nde Çelik Radar Kuleleri yer almaktadır. Ayrıca Mimar Ragıp Buluç çeşitli televizyonlarda ve üniversitelerde mimarlık konuşmaları yapmıştır ve çeşitli yayınlarda mimarlık üzerine makaleleri ve röportajları yayınlanmıştır. 1993 ve 1995 yıllarında Arjantin Buenos Aires’de davetli olarak gittiği uluslararası mimarlık bienallerinde projeleriyle katılmış ve konferans vermiştir. Bu projeler Buenos Aires Mimarlık Müzesi’nde yer almakta olup Ana Britanica Ansiklopedisi ikinci basım ve Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi’nde yer almaktadır.

 

-Ragıp Buluç’u tanıyabilir miyiz?

 

1940 yılında Ankara’da doğdum. Ortadoğu Teknik Üniversite’si (ODTÜ) Mimarlık Bölümü’nü 1964 yılında bitirdim. 1967’de aynı okulda yüksek lisansımı tamamladım. Daha sonra Devlet Planlama Teşkilatı’nda birkaç yıl görev yaptıktan sonra, serbest olarak çalışmaya karar verdim ve çalışmalarıma devam etmekteyim.

 

-Sizden mimarlığın tanımını yapmanızı istesem...

 

Mimarlık yapı yapma sanatıdır. Ancak bina yapmak değildir. Bununla şunu kastediyorum her bina bir mimarlık eseri değildir. Mimarlık Aristo’dan beri altı sanat dalından biridir: Mimarlık, müzik, edebiyat, resim, heykel, tiyatro. Bugünlerde sinemaya da yedinci sanat diyorlar.

 

-Diğer sanat dallarıyla ilgileniyor musunuz?

 

Kendimi iyi resim yapıyor zannederdim, Orhan Peker ile tanışana kadar; iyi fotoğraf çektiğimi zannederdim, Ara Güler’i tanıyana kadar; iyi şiir yazdığımı zannederdim, İlhan Berk arkadaşım olana kadar. Neyi gördüm? İyi bir sanatçı olmanın tüm hayatını kapsadığını, sanatçı namusunun , işinden ödün vermemenin ne olduğunu ve Turan Erol’dan, Ömer Uluç’tan, Fethi Arda’dan, Mustafa Plevneli’den öğrendim. Sanata ilgim ve saygım bu sanatçıları yakından tanımış olmaktan geçiyor.

Herkes sizi Atakule’nin mimarı olarak tanıyor, Atakule’yi projelendirirken neler hissettiniz?

Ankara’da doğup büyüdüğüm için bu projeyi yapmak beni çok mutlu etti. Atakule’de yenilikler ve gerçekler var. Bu yapının birçok sınavdan geçtiğine inanıyorum. Atakule Türk mimarisinin elle tutulur değerlerine sığınmadan, onun ateşini yüreğimde hissederek yaptığım bir sentezdir. Geçmişin külleri ile uğraşmayan bir yapıdır. Mimarlık elle tutulabilen değerlerden, elle tutulamayan değerler yaratmaktır.

 

-Tarzınızdaki değişmelerden bahseder misiniz?

 

Eğitimim modern mimari dediğimiz fonksiyonalizm ve rasyonalizm doktrini idi. Hocalarım arasında o tarihte ODTÜ’ye gelen Danimarkalı Spreckelsen (Paris-La Grande Arche mimarı), Finlandiyalı Yako Kaikkonen gibi önemli modernist mimarlar vardı. İlk yaptığım yapılarda fonksiyonalizmin kuvvetli izleri vardı. 1970 yılında bir yarışma kazanıp Osaka Dünya Fuarı’nda tanıştığım Kisho Kurokawa’nın Beauty Pavyonu daha sonra 1985 yılında yine Japonya’daki Türk Pavyonu projemde sembollere ve metaforlara yaklaşımım, Arata Isozaki’nin Tsukuba’daki oteli bende önemli değişimler, mimarime yeni bakış açıları getirdi. Atakule, 1985 Dünya Fuarı’ndaki Türk Pavyonu’ndan sonra metaforik yaklaşımlara inanarak yaptığım ikinci yapıdır. Benim dışımda değerlendirmelerle sembol bir bina haline gelmesi bu tutumun başarılı olduğunu düşündürmektedir. Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in “Türk Kimliği” kitabında çağdaş örnekler arasında Atakule’ye yer vermesi bana mutluluk veriyor.

 

-Projelerinizin önünden geçerken neler hissediyorsunuz?

 

Çoğu zaman hüzün. Çünkü yapılarımızı oyuncaksız büyümüş yetişkinler bozsunlar, kırsınlar diye yapmıyoruz. Yapıların hor kullanılması  hepimizin sıkıntısıdır.

 

-Nelerden ilham alırsınız?

 

En çok yapılardan ilham alırım. Yüzlerce bina var ilham aldığım; Kırşehir’deki Cacabey Cami, Avanos’ta ufak bir köy evi, Kenzo Tange’nin Tokyo’da yaptığı otel gibi...

 

-Mimari anlayışınızda çevreye duyarlılığın yeri...

 

Mimarlığın sadece ufak bir tarafı korumacılıktır. Çevreyi yaratmayan toplumlar çevreyi koruyamazlar. Bu ikisi arasında önemli bir fark var. Çevreyi yaratmanın koşulları çok farklı. Dikkat edin çevreyi iyi koruyan toplumlar çevreyi yaratabilmiş toplumlardır. Ben çevre yaratan bir insanım. Çevreyi adeta yeniden ve kendim gibi yorumlarım. Nedir bu yorum? O mekanda insanların geleceğe güvenle bakmasını sağlamaktır. Nasıl bunaldığımızda iyi bir şiir okuyup, iyi bir müzik dinler kendimize geliriz, benim yapılarım da aynı görevi yapmalı. İnsanlar mutlu olarak geleceğe güvenle bakabilmelidir. Yapılarımda geometriye saygıyı ve onu insancıl kılan bilerek isteyerek kısmen bozmayı seviyorum. Yapılarımda bir ev bile olsa minör ve majör mekanların birbirleriyle ilişkisi, ahengi ve oranlamaları benim için önemlidir.

 

-Mimari nereye gidiyor?

 

Yıllarca önce meslektaşımız ressam Cihat Burak böyle bir soruya “Restoran lokantasına gidiyor” diye cevaplamıştı. Galiba Eskişehir’de böyle bir lokantada yemek yemiş. Mimari süratle göz boyama cambazlığı haline geliyor. Çeşitli yayınlarda yapılan mimari çalışmaları görüyorum ve bu çalışmaları eczane vitrinlerindeki renkli ilaç kutularına benzetiyorum. Bu kutular arasında; yüzme havuzları, bikinili kızlar, palmiye ağaçları, güneşin batışındaki bütün renkler projede var. Bu işlerin çoğunuda mimarlar değil, grafikerler yapıyor artık. Saygın(!) ama hayatlarında kümes yapmamış danışmanlar proje simsarlığı yapıyor (yerli ve yabancı mimarlardan). Saygın(!) mimari dergiler bazı bürolardan yüklü maddi karşılıklarla yapılarına övgüler düzüyor, fotoğraflar basıyor, bir başka yerden çalıntı olduğunu bile bile. Zaha Hadid’ten sonra birde başımıza Philippe Starck çıktı. Mimarlık süratle dekorasyon ağırlıklı olmaya başladı. Starck’ın limon sıkacağında limonu zor sıkarsınız, diş fırçası elinizde dönüp durur ama bunlar küçük objelerdir, heykel gibi görüp alabilirsiniz. Oysa bina yapmak çok daha ciddi bir iştir. İstanbul’da yarışma benzeri projeler yapıldı. İstanbul zerafetine yakışmayacak acayip, mide bulandırıcı şekiller, form salataları... Mimarlık nereye mi gidiyor? Türk hafif mimarisi zirveye doğru tırmanıyor.

 

-Peki Türkiye’de mimarlığın yeri...

 

Türk kültürünün önemli köşe taşlarından biridir mimarlık. Herhangi bir kitapçıdan Türk kültürü ile ilgili bir kitap alın içinde mutlaka mimarlık vardır. Nasıl oldu da yok oldu bu köşe taşları? Böyle bir kültürel yapıya sahip olan bir toplum yeniden kendi değerlerini yaratacaktır diye düşünüyorum. Biz mimarların verdiği değer ise yaptığımız yapılarla ortadadır ve zaman en büyük seçicidir.

 

-Mimarlıktaki değişimi paylaşır mısınız?

 

20. yy başında Chicago’da (ABD) başlayan modern mimari akım 1975 yılından sonra kabuk değiştirdi. Ben ise bunu yakalayabildim. Bizlere anlatılan modern, akılcılığa dayanan mimari anlaşıldı ki çok da geçer akçe değilmiş. Bilime ve akla verilen değer Albert Einstein’ın teorisi olan E=mc² formülü Japonya’da insanların başına patlayınca, “Acaba bilime niçin bu kadar önem veriyoruz?” sorusunu akla getirdi ve yeniden insani değerler, kültürel öğeler düşünülmeye başlandı. Modern mimari endüstriye o kadar kendini kaptırdı ki standart çamaşır ipi boyutuna göre balkon yapmaya varmıştı. Şimdilerde ise mimari yeni bir boyut kazandı. “İnsanların yapıya ithal edilmesi” bütün mimarlara özgürlük getirdi. Tabii getirilen bu özgürlükler bir o kadar da sorumluluk yüklüyor. Bunu bir örnekle açıklamak isterim. Heykelci Brancusi fok heykelini niye böyle yapmış diye inceleyemezsiniz. Brancusi’yi beğenebilirsiniz ya da beğenmeyebilirsiniz ama bunun arkasında Brancusi’nin kendisi vardır. Mimarlğa da böyle bakmak lazım. Bu adam kimdir? Bize ne mesaj veriyor? Duyguları, düşünceleri yüksek bir kaliteyi mi simgeliyor? İşte mimaride en büyük değişim bu oldu. Calatrava’yı artık böyle değerlendirin.

 

-EXPO Dünya Fuarı için üç tane Türk Pavyonu tasarladınız...

 

1970 yılında Osaka’da yaptığımız pavyon dışında, yine 1985 yılında Japonya’da yalnız başıma yaptığım bir proje ve ondan sonra da 1998’de Portekiz Lizbon’da yapılmış başka bir projem de var. Özellikle 1985 ve 1998 yıllarında yaptığım pavyonlar, iddialı birçok ülke pavyonu içinde en çok gezileni beğenilen pavyonlar oldu. Türkiye’de istediğiniz kadar bilgi birikiminiz olsunbundan sonra yapılan işler için kimse size gelip birşey sormuyor. Herkes herşeyi kendisi çok biliyor. Bizim mesleğimizin en kötü taraflarından biridir bu. Herkesin bildiğini iddia etiği bi işi yapıyoruz. Eşim Oya Buluç iç mimardır. Galiba onların hali bizden de beter. Şöyle bir laf var; Türk milleti çok entellektüeldir, yarısı doktor yarısı mimardır...

 

-Japonya’daki yarışmadan sonra yurtdışına açılmayı hiç düşünmediniz mi?

 

Unamuno’nun bir hikayesi var “Mavi Çocuk” diye. İki çocuk yola çıkmışlar bir ormana gelmişler ağaçlar çikolatadan, meyvalar şekerlemeden, dereler limonatadan. Oraları geçmişler, çorak kayalık bir yere gelmişler ve mavi bir mağara görmüşler içinde de bir mavi çocuk oturuyor. Demişler ki: “Biraz ileride çikolatadan bir orman var, limonatadan çağlayanlar akıyor, niye oralara gitmiyorsun?”, “Ben mavi çocuğum demiş.” “Bu mavi mağaranın içinde var olabilirim ancak.” İnanıyorum bir gün hakettiğimiz yaşam düzeni gelecek Türkiye’ye de.

 

-Eryaman Konutları projenizden bahseder misiniz?        

 

Eryaman Konutlarının bir ve ikinci etapları müteahhitlere verilmiş işlerdi. Onlar kendi mimarlarını bulup yaptırmışlardı. Gördüğünüz o çirkin on-onbeş katlı sefer tası gibi yapılar onlara ait. Sonra üç ve dördüncü eteba gelindiğinde tersi yapıldı. Burada sizin aracılığınızla Yiğit Gülöksüz’ü saygıyla anıyorum. Önce mimarlara iş verdiler sonra projeye uygun müteahhit buldular. Üçüncü etapta iki mimar Ahmet Gülgönen ve Tuncay Çavdar görevliydi. Dördüncü etpta beş mimar olarak ben, Doruk Pamir, Erkut Şahinbaş, Ziya Tanalı ve OralVural görev aldık. Bizler aynı programla bu binaları yaptık. Üç ve dördüncü etap diğerlerinden son derece farklı oldu, olması gereken de buydu. Bu projemle ilgili bir anım var proje tamamlandığında bir fotoğrafçıyla birlikte Eryaman’a geldik, projenin bitmiş halini fotoğraflamak için. Orada ev sahibi olan bir bayanla karşılaştım, yapının mimarı olduğumu fotoğraf çekmek istediğimizi belirttim. Bana “size çok teşekkür ederim.” dedi. Şaşırdım. “Ne için?” dedim. “burada o kadar çok mutluyuz ki “ dedi. Çok etkilendim. Hayatımda birçok ödül aldım ama galiba en hakikisi bu.

 

-Son dönem projeleriniz?

 

Keçiören Kulesi Projesi var. Şu anda inşaatı sürüyor. Hayli farklı ve bence görkemli bir yapı. Denizcilik Müsteşarlığı’na yaptığım çelik kule ve bina projeleri işi var.

 

-Mimarlık ve gelecek?

 

Türk halkının ve özellikle çocukların sağduyulu beğenisine çok inanıyorum. Dünyada ve Türkiye’de mimaride rasyonalizm ve fonksiyonalizm ikinci planda kaldı. Modernizmin getirdiği biçimsellik adına yapılan işler yeniden sorgulanıyor.bu ülkede mimarlık bir zamanlar zirveye ulaşabildiyse yeniden eski görkemli günlere kavuşacaktır.
Geçici olarak süren gayriciddilik, arabesk tarz, geçmişe olan özenmelerin zamanla kaybolacağına inanıyorum.

 

-İşveren-Mimar-Müteahhit ilişkisini nasıl buluyorsunuz?

 

Bu işveren meselesi çok önemli. Çoğu işveren senin mimar olarak bir şey katmanı beklemiyor, hatta istemiyor. Yeni bir şey yapmaktan, ilkleri gündeme getirmekten korkuyor. Mimara gelen kimse kupon bir yapı talep etmiyor. Örneğin kimse bana “eşimin mutlu olacağı bir ev çiz” diye gelmiyor. Ya nereden çıktığı belli olmayan büyüklük ve standart tanımları ile ya da şuna benzesin, bununki gibi olsun tanımlamaları ile geliyorlar. Yani özgün bir yapı oluşturacak, özgün bir talep yapı aracılığıyla ilişkileri kontrol etme, alternatif yaşama biçimleri arama çabası yok. Hep söylediğim bir söz var “Mimar Sinan Vahdettin Dönemi’nde ortaya çıkmadı. Her sefer mimar boş bir kağıttan başlayarak ussal(entellektüel) ve duygusal bir iş yapar. Diğer disiplinler ise projeyi gerçekleştirmekle sorumludur. Sinema filmlerine bakın parayı veren (prodüktör) var, baş artist, yan artistler ve kameramanlar var. Ama bir film yönetmeniyle anılır. Mimar olarak hem besteci hem orkestra şefiyiz. İşverenler bunu kabullenebilmeli ve kendi yapaadıkları iş için mimara saygı duymalıdırlar.

                                                                                  

İnşaat&Yatırım Dergisi / Haziran 2009

Sayı 59