SAYI: 7 Haziran- Temmuz 2006
Röportaj: Seyhan Livaneli
Ragıp Buluç Mimarlık, mimarın 1964 yılında mezuniyet ile başlayan tasarım yolculuğunun günümüzde geldiği son noktadır. 1964’ten başlayarak serbest büro, Devlet Planlama, Atölye A gibi çeşitli evrelerden geçmiştir. 1985 yılından itibaren Ragıp Buluç kendi adıyla şirketi yönetmektedir. Mimarlık, içmimarlık, tasarım alanlarında özgünlüğü ve yaratıcılığı ön plana çıkaran hizmet sunmaktadır. Ragıp Buluç; Türk, Japonya, Danimarka, Arjantin, Portekiz ve İspanyol TV ve radyo kanallarında mimarlık üzerine konuşmalar yapmış, çeşitli dergilerde röportajları yayımlanmış, makaleleri basılmıştır. Davetli olarak gittiği Buenos Aires Mimarlık Bienali’nde (1993 ve 1995) konuşmalar yapmış, eserlerini sergilemiştir. Ayrıca, Arjantin Mimarlık Müzesi’ne projeleri kabul edilmiştir. Yurt dışında Danimarka, Japonya, Kazakistan ve Portekiz’de projeler gerçekleştirmiştir. Yurt içinde çeşitli mimarlık ödülleri kazanmıştır (Mimarlar Odası 1990 yapı dalı, Türkiye Prefabrik Birliği 1990, gibi), çoğu gerçekleşen ve bazıları realize edilmeyen 100’ün üzerinde projesi vardır. Yapı Kredi Bankası Sanat Ansiklopedisi ve Ana Britannica yeni baskısında ismi yer almaktadır. Daha ayrıntılı bilgi için www.ragipbuluc.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
S.L.: Ne oldu da Osmanlı’da var olan mimari şimdi yok oldu?
R.B.: Osmanlı’daki yüksek kültür kaybolunca, bir tek mimaride değil sanatın pek çok alanında kayıplar oldu. Şimdi bir Yorgo Bacanos var mı? Osmanlı’nın yaratıp yaşatıp beslediği yüksek kültür ürünlerinin pek çoğunu günümüzde bulmak zor.
S.L.: Osmanlı mimarisinin sırrı neydi?
R.B.: Bana göre ortaya çıkan her esere Osmanlı’nın yaşam felsefesi yansımıştır. Batı yaşamı bireyselliği (personality) ön planda tutarken, doğu yaşam biçimleri insanlığa (hospitality) önem verir. Örneğin “insanlık öldü mü?” sözünün benzer karşılığını batı kültürlerinde bulamazsınız. Osmanlı Türk mimarisinde insanlığı öne çıkaran felsefesinin görülebileceği çarpıcı sayısız örnek vardır. Mimaride çarpıtılmış akslar, simetriyi bozmalar, nazar oradan çıksın düşüncesiyle ilmek atlamalarla ortaya çıkarılan halılar, insanlığı koruma, mutlu etme niyetli olduğunu rahatça görebiliriz. Osmanlı Türk sanatının hümanist bakış açısı, batı toplumlarının birey merkezli felsefesi ile birleşebilirse, oluşacak bu sentezle yeni bir noktada buluşma, insanlığın kurtulması anlamına gelebilir. Örneğin, Osmanlı’nın en önemli mimarı Sinan, Ayasofya’da gördüğü yüksek teknolojiyi insani boyutlara indirip onu ehlileştirmiştir.
S.L.: Mimarlık nedir? Bizi bu konuda aydınlatır mısınız?
R.B.: Mimarlık bina yapma sanatıdır, bina yapmak değildir. Bu sanatın içinde her büyük sanat eserinde olduğu gibi insana verilen önem vardır. Sanat her zaman insanı yüceltmiştir. Mimarlık Aristo’dan beri sayılan altı sanattan (edebiyat, resim, heykel, müzik, tiyatro, mimarlık) biridir. Bir mimarın bir şair, bir müzisyen kadar duyguları yücelmiş; aynı zamanda bir satranç ustası kadar akıllı, bir bilim adamı kadar da araştırmacı ve dikkatli olması gerekir. Bu özelliklerin hepsini kendinde toplayan iyi bir mimar olabilir. İşte bunun için resimde müzikte olduğu gibi mimarlığın harika çocuğu yoktur.
S.L.: Bugünün Türkiye’si için, yüzyıllardır getirdiği kültürel birikime ve bugün içinde olduğu kültürel yapıya bakınca neler söylersiniz?
R.B.: Türk kültürü Japon ve Anglosakson kültürleri gibi bir adada doğmuş ve kendini rafine etmiş bir kültür değildir. M.Ö. 7000’den başlayan ve Selçuklu, Osmanlı ve günümüze ulaşan bir kültürel zincirin simbiyotik bir sonucudur. İşte bu yüzden yeniliğe ve yeniliklere açıktır. Siz bir toplumun yüzyıllarca sağdan sola doğru yazarken kısa sürede soldan sağa doğru yazdığını başka bir ülkede gördünüz mü? Atatürk toplumun yeniliklere açık olduğunu bilen bir liderdi. Gönül isterdi ki, ondan sonra gelen yöneticiler de toplumumuzun yenilikçi yanına daha çok önem verip değerlendirebilseydi.
S.L.: Sizi Atakule’nin mimarı olarak tanıyan o kadar çok kişi var ki.. Atakule’yi projelendirirken neleri ön planda tuttunuz?
R.B.: Ankara doğduğum, büyüdüğüm ve çok sevdiğim bir şehir. Bu projeyi yapmak beni çok mutlu etti, çünkü Atakule’de yenilikler ve gerçekler var. Bu yapının bir çok sınavdan geçtiğine inanıyorum. Atakule, Türk mimarisinin elle tutulur değerlerine sığınmadan onun ateşini yüreğimde hissederek yaptığım bir sentezdir. Geçmişin külleriyle uğraşmayan bir yapıdır.
S.L.: Bundan sonrası için beklentileriniz nedir?
R.B.: Türk halkının ve özellikle çocukların beğenisine çok inanıyorum. Dünyada ve Türkiye’de mimaride rasyonalizm ve fonksiyonalizm ikinci planda kaldı. Modernizmin getirdiği biçimsellik adına yapılan işler yeniden sorgulanıyor. Bu ülkede mimarlık bir zamanlar zirveye ulaşabildiyse, yeniden eski görkemli günlere kavuşacaktır. Geçici olarak gayrı ciddilik, arabesk geçmişe olan özenmelerin zamanla kaybolacağına inanıyorum.
S.L.: Bugüne kadar yaşamınızda edindiğiniz dostlarınız, anılarınız, kısaca geçmişinizden bizlere söz eder misiniz?
R.B.: Geçmişten bugüne pek çok dostum oldu. Sanatçı dostlarımdan birlikte iş yaptıklarım, Orhan Peker, Ara Güler, Mustafa Plevneli var. İlhan Berk, Turan Erol, Ömer Uluç, Fethi Arda, İsmet Birsel gibi çok değer verdiğim dostlarım oldu. Orhan Peker ile arkadaşlığımızdan çok şey öğrendim, onun yaşamımda unutulmaz bir yeri var. 1970 yılında Japonya’da yarışmada Türk Pavyonu Yarışmasında birinci olduk. Orhan ile inanılmaz güzel anılarım var. Ödün vermemenin ne demek olduğunu Orhan Peker’den öğrendim. Yine aynı yıl bizleri çok onurlandıran bir anım oldu. Türk pavyonunda kullanacağımız Ara Güler’in Türkiye’den gelecek fotoğrafları gecikince Japonya’da bir fotoğrafçı bularak Ara’nın fotoğrafını slayttan büyütmesini istedik. Japon fotoğrafçı slaytı eline alarak ışığa tuttu ve ‘Bu Ara Güler’ dedi. Bazen Türkiye’de göremediğiniz saygınlığı 20 bin kilometre uzakta bulursunuz. 1993 yılında davetli olarak gittiğim Buenos Aires Mimarlık Bienali’nde yaptığım konuşmanın 40 dakika sürekli alkışlanması unutamadığım olaylardan biridir.
S.L.: Yurt dışında sizin ve arkadaşlarınızın yaşadığı hepimizin koltuklarını kabartan kısa bir kaç olay anlattınız. Kim bilir daha niceleri vardır. Yabancılar bizim değerimizi bizden daha iyi biliyorlar diyebilir miyiz? Türkiye’de bazı değerler neden geç anlaşılır?
R.B.: Bugünün Türkiye’si para, seks ve dinden sersemlemiş durumda. Aslında Türkiye sanatçı üreten bir ülke, yurt içinde ve yurt dışında çok önemli sanatçılarımız var. Ama sanat eserleri toplumla birlikte var olur. Toplumun ve toplumda yetkin kişilerin sanatçılarıyla ve onların eserleriyle gurur duymaları gerekir. Bizler kirazımızla, portakalımızla övünen; onu yetiştireni unutan bir toplum olduk. Türkiye’de herşey anonimleşmiştir. Sanırım şark kültüründen kaynaklanıyor bu. Halıyı dokuyan kadının adını kimse bilmez. Türküleri besteleyen bilinmez, çoğu anonimleşmiştir. Geçenlerde gazetede bir başlık dikkatimi çekti “Bir Türk doktorun başarısı” diyordu haberde. Bu doktor Türk olduğu için mi, yoksa günde sabah yediden, gece onikiye kadar çalıştığı için mi başarılıydı. Bazen beni şaşırtan bir o kadar da mutlu eden öyle olaylar yaşıyorum ki: Bursa Osmangazi Belediyesi’nin Planataryum (yıldızlar evi) ve bilim müzesi projesi istemeleri bunun örneklerinden biri.
S.L.: Bunca sorunun içinde ortaya çıkardığınız işleri biliyoruz, bu arada devam eden projeleriniz neler?
1.Cumhuriyet Kulesi, Keçiören- Ankara 2003
R.B.: Ankara Keçiören’de yapılması öngörülen Cumhuriyet Kulesi 171 metre yüksekliği ve içindeki çeşitli fonksiyonları ile Ankaralıların ilgisini çekecek bir nokta olacaktır. Giriş katının üzerinde kafe, onun üzerinde sergi salonu, kule ayakları arasındaki dört adet platformdan ilki olan heykel platformunda, üç ayrı heykel grubu ele alınacaktır. Kuvayı Milliyeciler (bilindiği gibi Keçiören M. Kemal ve Kuvayı Milliyecilerin ilk karargahıdır) birinci gruptur. İkinci grup 1. Beyazıt ile Timurlenk arasında geçen (1402) Ankara Savaşı; üçüncü grupta ise Keçiören’nin pastoral dokusu (keçiler ve çobanlar) yer alacaktır. 2. platform güvercin evlerine ayrılmıştır. Kule etrafında gün boyu dolaşan güvercinlerin hareketi kuleye başka bir boyut ve perspektif katacaktır. 3. platformda tali tesisat santralleri yer almaktadır. 4. platform uzay platformudur. Genç ve çocukların ilgisini çekecek yarı küresel bir sinemada uzay filmleri ve kule tepesine yerleştirilen otomatik teleskop vasıtasıyla ekrana yansıyacak, ay, gezegen ve galaksiler izlenecektir. Kulenin tepe kısmında kule boyunca panoramik asansörlerle gelen kişileri açık seyir terası karşılayacaktır. Burada şehri izlemek için konulmuş dürbünler ve hatıra eşyası satan dükkanlar yer alacaktır. Bir üst katta kapalı seyir terasında kafe yer almaktadır. Bunun üstünde dönen restoran, onunda üzerinde VIP restoran ve kokteyl salonu, en üst katta ise gece kulübü, ,düğün ve nişan gibi fonksiyonları da kapsayacak şekilde yer almaktadır.
2. ÇAĞSAV Sanat Galerisi, Çayyolu-Ankara 2001
Ankara’da Çağdaş Sanatlar Vakfı (ÇAĞSAV) ile Yenimahalle Belediyesi tarafından Ankara Çayyolu’nda yaptırılması düşünülen sanat galerisi 6x6x6 kesitinde 90 metre uzunluğunda olacaktır. Tüm tavan aydınlatması gerdirilmiş kanvas arkası olacaktır. Duvar ve tabanı beyaz epoksi malzeme ile kaplanmış olan iki ucu açık (cam) bu mekan orta alanı toprağa gömülü, alt katında servis alanları (danışma, depo, mutfak, sanat dükkanları ve kafe) bulunacaktır. Bir tepe eteğini delip geçen bu mekan yalınlığı ön plana çıkaran mekansal bir abartıdır. Diğer plastik sanatların mimarlıkla simbiyotik beraberliğidir. Projenin yapımına, seçimlerden sonra Belediye yönetiminin değişmesi nedeniyle ara verilmiştir.
3. Marmara Denizi Radar Kuleleri, 2005, B.Güven ile
Denizcilik Müsteşarlığı’nın istemi üzerine İstanbul-Çanakkale Boğazları’ndaki kulelere ilaveten Marmara Denizi’nde üç adet çelik kule (30-20 m yükseklikte) (Armutlu, Şarköy, Bozcaada) tasarlanmıştır. Rüzgar kapanı olmayacak şekilde planlanan bu kuleler bir Türk mühendisinin (Alaattin Attaroğlu) geliştirdiği çağdaş spiral çelik yapı sistemi ile inşa edilecektir. Bu sistem montaj kolaylığı sağladığı gibi ekonomikliği ve dayanıklılığıyla ilginç bir sistem olacaktır.
4. Keçiören Belediyesi Nikah ve Konser Salonu, Keçiören- Ankara 2005, Onur Sınayuç ile
Nikah fonksiyonunun ötesinde konser salonu da olabilecek bir şekilde çözülmüştür. Ana bina iki ayrı çelik yumurta formundan oluşmaktadır. Kapalı alanda nikah töreni yapılacak, sonradan yapılacak tebrik töreni ise cam fuayede yapılacaktır. Gelin ve güvey idari binadan cam bir köprüyle bina içine girecek ve bir rampadan inerek nikah masasına ulaşacaklardır. Misafirlere müzik ve sinevizyon gösterisi sunulacaktır. Tüm bina kompleksi bir havuzun ortasında yer alacaktır. Suyun aksettirici (ayna) etkisi ile olağanüstü görüntülerin ortaya çıkması düşünülmektedir. Çağdaş bir tasarımla nikah töreninin anılarda güzel bir izlenim bırakması öngörülmüştür. Mimar Onur Sınayuç’la ortaklaşa hazırlanan bu proje ümit ederiz ki Ankara’nın cazibe noktalarından biri olacaktır.