A. Ragıp Buluç

 


Yazılanlar

 

ARRADEMENTO DEKORASYON DERGİSİ

Profil: RAGIP BULUÇ

 

Ragıp Buluç çağdaş Türk mimarlığının “Ankara kanadı”na mensup bir ad. Bu kimlik tanımı yalnızca onun Ankara’da üslenmiş oluşuna ilişkin bir saptama değil; daha çok Erken Cumhuriyet döneminden beri Ankara merkezli olarak yürütülen bir mimari tavrı niteliyor. Ankara başka kültürel etkinlik alanlarında olduğu gibi mimarlıkta da, geleneksel çizginin sürdürülmesinden çok, yeni çizgilerin biçimlendirilmesini özendiren bir ortam olmuştur. Yeni, genellikle de Batılı kültürel ifadeler, ülkeye önce bu merkezden sızdılar. Mimari bağlamda da hem üslupsal, hem düşünsel, hem de teknik açıdan ortamın yenilenmesinde Ankara’nın ağırlıklı rolü oldu. Buluç, yerelci ya da geleneği yeniden yorumlamayı öngören savların sürekli tırmandığı bir dönemde yine bu köklü “Ankaralı” tavra sahip çıkıyor. Onun mimarlığı teknik yetkinliği, presizyonu, uluslararası dünyanın genelgeçer değerlerini ve uluslarötesi nitelikteki biçimleri kullanan bir tasarım anlayışında temelleniyor. Böyle bir mimarlıktan yana olmayanlar bile, bu tutumun Türkiye gerçeğinin en önemli ve vazgeçilmez parçalarından biri olduğunu kabul etmek zorundadırlar.

 

Ragıp Buluç: Yapı ve sanat

Jale N. Erzen

 

Modern mimarlık tarihçisi Kenneth Frampton, mimarlıkta iki türlü değer seçimi olabileceğini anlatmıştı bir konuşmasında. Bunlardan birincisine “eleştirel yerellik”, ötekine ise “yapı” diyor. Kuşkusuz, pek az mimar ikisini de bütünleştirebilmiş, ama hiçbir mimar da yalnızca tek değer peşinde olmamıştır. Genelde bir mimarın kimliğini tayin eden hangisinin ağır bastığıdır.

Ragıp Buluç’un mimarisini, ne yazık ki, şu ana kadar çok sayıda örnekte izleyemedik. İzleyebildiğimiz örneklerin çoğunda da, müşteri ve müteahhitlerin kararıyla çarpıtılmış, eksiltilmiş şekilde tanıyabiliyoruz ancak. Bu ise bize mimar ve mimari hakkında değil, Türkiye’nin koşulları hakkında bilgiler veriyor. Ve yine, ne yazık ki olguyu değil, durumu tartışmaya başlıyoruz. Zira bütün kültürel olgular için durum hep bir yaşam savaşı olarak karşımıza çıkıyor.

Bütün bunların farkında olarak, ama konuyu bir Türkiye değerlendirmesine çevirmeden Ragıp Buluç’un mimarlığını, özellikle sanatsal yanıyla ele almak isterim. Bende Buluç’un mimarlığı, mimariyi tarih başından, evrensel olarak ilgilendirmiş olan “yapı” sorununa yöneliktir. Burada “yapı” sözcüğünü mimarlık içindeki anlamıyla, bir biçin ve strüktür bütünü olarak anlamak gerekiyor.

 

Mimariyi bir “yapı” sorunu olarak ele almak, zorunlu olarak bazı değerlerin sorumluluğuna da götürmektir mimarı. Birincisi, yenilikle ilgili bir değerdir. Eğer fiziksel strüktür ilkeleri sabitse, yeniliği sağlayacak olan, çağdaş bilinç ve duyarlığın gereksinimini ve ifadesini, kendi kişisel görüşünün özgünlüğüne göre yakalayabilmek, kalıcı olan fiziksel prensiplerin, yeni bir mekan istemine göre yeniden kurgusunu sağlayabilmektir. İkincisi ise bir yandan çağdaş çizgide adım atarken, kullanıcıyı da birlikte götürebilmektir. Buluç mimarisinin kullanıcı ile olan ilişkisi, olağan ve olması gereken pratik çözümler ötesinde, duygular ve heyecanlar, yeni yaşantılar alanında odaklanmıştır hep. Buluç, kullanıcısına, “yapı”nın yeryüzü üzerindeki özgün açılanışı ve şekillenişi ile yeni ışıklar, yeni bakış açıları sağlamak amacındadır. Bunu, hem “yapı”nın özgünlüğü hem de, daha sessizce hissedilen “insan ölçeğine” yakın değerler, kültürel değerleri kullanan ince çağrışımlarla gerçekleştirir.

“Yapı” anlayışında yeni bir aşama sağladığı anda sanatçı, toplumun insan olarak gelişmesini, tarih içinde bir simgeye dönüştürebilmiş, varlık alanında gerçekleştirebilmiş olur. Zira mimaride “yapı”, diğer sanatlarda kompozisyon, kurgu, düzen, vs. olarak karşımıza çıkan unsur, insanın varlık alanındaki yerine ilişkin, ilişkiler bütününün düzeni ve anlamıdır. Mimarinin sanat olarak değeri ise öncelikle bu noktada kurulabilir, zira toplumun ve bireyin kendine özgü kimliğini evrensel anlamda belirleyen ve bunun, sanatın ulaşmaya çalıştığı kozmik ya da tinsel boyut ile ilişkisini kuran “yapı” olacaktır.

 

Türk sanatında konu sürekli olarak arka plana itilmiştir. Sinan’ın risalelerini ya da Mehmet Ağa’nın Sultan Ahmet Camisi’ni anlatan yazısını okuduğumuzda “yapı”nın bu derinlikte anlamının o günün mimarı için ne denli önemli olduğunu şaşırarak öğreniyoruz. Nedense, 17. yüzyıldan bugüne, Türk mimarlığı da, resmi de, genellikle, Ragıp Buluç’un dediği gibi elle tutulur değerlerle ilgilenmeyi tercih etmiştir. Belki de kültürel kimlik sorununun düşünsel/psikolojik boyutta çözülemediği ve pratik sorunların öne çıktığı durumlarda böyle tercihler de öne çıkıyor. Bu perspektiften bakıldığında, Buluç’un ısrarla savunduğu ve bütün yapılarına belirgin olarak yansıyan değer sistemi, Türk sanatı için büyük önem taşır. Sanatın bu boyutta ödün vermesi sanatsallığı ikinci plana iter; modern kentlerimize baktığımızda bunun acısını duyuyoruz.

 

“Yapı” değerinin üstünde önemle duruyorum, zira konu “biçim”e indirgendiğinde, çağdaş ya da yeni olmak kaygısı genelgeçer moda imgelerin fetişine dönüşecektir. Buluç’un sanatsal değerini ifade eden kendine özgü “yapı” anlayışı uygulanmış birkaç binasında ve proje aşamasında olan tasarımlarında izlenebilir. Buluç’un bu dergide Abdi Güzer ile yaptığı söyleşide de vurgulandığı gibi, Buluç ufuklarını genişletecek bir düşün, yerel malzeme ve teknoloji koşullarına yenik düşmesine karşı hep savaşmıştır. Ve sonunda görüyoruz ki, Türkiye’de mimarlık teknoloji eksikliğine değil, genellikle düşsüzlüğe yenik çıkmıştır.

 

Buluç’un “yapı” üslubu ve kaygısı yatay ve dikey boyutta maksimum ve çok yönlü hareket potansiyeli

üzerine kurulmuştur. Burada, strüktür diyagonal akslar üzerinde çalışarak maksimum açıklıkları ve hareket imkanı verir; biçim ise her zaman dikey ve yataylığın uç noktada karşıt kullanımıyla, mekanın üç boyutunu potansiyeli ile yaşatır. Bunun sağladığı hareketlilikle zaman unsuru da bu mimaride bir boyut olarak yaşanır. Öncelikle Atakule, önündeki yeşil vadiye sarılışı, onun iki kanadında yatay yayılımı ve tonozun ışık aksı ile bu alanın ortasına doğru nüfuzu, aynı anda bunu kulenin yükselişi ile karşılayan dikeyliğinde, bu boyutlulukları bize her noktasında yaşatan bir binadır. Burada beni en çok etkileyen, ve yapının öz değeri olarak beliren teatral hareketlilik ve bu hareketlilik süresince durmaksızın yeni vistaların gözlerime sunulması değil, o binada gezinen insanların, binanın bu dinamizmini yaşarken yüzlerine, gözlerine yansıyan heyecan pırıltısıdır.

 

Herkesin bildiği bir örnekle karşılaştırırsam, Beaubourg’da insanlar yükselen merdivenlerin, yapının önündeki eğimli platformun görsel ve bedensel heyecanına nasıl katılıyorlarsa, Atakule’de bu, yalnızca bir yönde değil olabildiğince çok yönde gerçekleşmektedir.

1985’te Japonya’da gerçekleştirdiği Türk Pavyonu ise “yapı” olgusunu farklı biçimde dramatik hale getiriyordu. Yine yatay ve dikey boyutun en ideal bütünü olan küreden yola çıkar Buluç. Ama bu rasyonel seçim aynı zamanda Türk mimarisinin bir simgesidir. İleri bir teknoloji ve sade bir tasarımın birleşmesi birdenbire sizi gökkubbenin içine sokarak, evrensel bir alemde, başka dünyanın insanları ile yanyana getirir.

 

Benim özellikle heyecan duyduğum bir yapı ne yazık ki hala yapılamadı. Söğütözü’nde Yüksel İnşaat için projelenen İşyeri ve Çarşı çok sade bir geometri kontrastından mekansal hareket uçlanmalarını, “totem”si yükselişi ile çağdaş bir ivmeyi görselleştirmekte, kent yayılımı içinde Ankara’ya yeni bir ufuk çizgisi getirmektedir. Buluç, buradaki söyleşisinde de ifade ettiği gibi ille de yükseklik peşinde olan bir mimar değildir. Şöyle ki, yapılarında ifade bulan yükseklik, endüstri kültürünün kaçınılmaz fetişi gibi kullanılmamıştır. Yoksa İstanbul’daki gökdelen kalıplarına, ya da Ankara’da gördüğümüz, mekanı olabildiğince tüketmeye yönelik yeni tasarımlara benzerdi. Ama Buluç’un mimarisinde dikeylik çağdaş insanın hareket boyutu olarak bir simge gibi bize yeni ufuk getiren, kentte bir odak oluşturan zarif bir çizgidir.

 

Şu anda tasarım aşamasındaki iki yapısı Buluç’un “yapı” kavramında aradığı estetik değerden ödün vermeden, yerine göre düşleyebileceği biçim esnekliğini örneklemektedir. Toplu Konut tasarımında zorunlu olarak standart tekrarlardan oluşan kütleyi parçalayarak zenginleştirmekte, genellikle anıtsal sadelikte olan üslubunu yumuşatmaktadır. Alçak gelir gruplarının, toplumda konuta en bağımlı sınıf olduğunu düşünürsek, böyle bir programa böylesine zenginlik getirmenin aslında lğks değil, pratik gerekliliğin en önemlisi olduğunu da kabul ederiz. Buluç’un Eymir Gölü sırtında tasarladığı rekreasyon merkezi ise gerçekten mimariyi, kendinin de dediği gibi, doğa karşıtı ya da doğayı insan düzeni ile tamamlayan bir değer olarak gördüğünün kanıtı. Burada strüktür/biçim bütününün olağanüstü yapısı, doğanın karşısına “sun’i”likle doğa ötesi-tinsel bir anlam koymakta, doğayı da böylece vurgulamaktadır. Gerçek anlamda uçmak da, kanatlı ya da kanatsız, bu değil midir?

 

Sözünü etmeden geçemeyeceğim iki projesinden biri Alma Ata’da bir otel projesi. Diğeri ise daha önceki yayınlardan tanıdığımız Kopenhag’daki cami projesi. Bunlar bize tekrar, Buluç’un gelenekten yola çıkarak çağdaş’a yeni bir yorum getirmekte “yapı” kavramında biçim ve strüktür ilişkisini nasıl kullandığının örnekleridir. Birinde eyvan ve taç kapı öğesi simgesel ve biçimsel olarak, ötekinde kubbe, yine simgesel ve biçimsel olarak strüktüre yeni ivme kazandıran unsurlar olarak kullanılmıştır. Bu değerleri bütün yönleri ile anladığımızda, “yapı” kavramına yaratıcı olarak yaklaşabilen bir mimarın, “yerel” değerlere de yabancı kalmadığını görüyoruz.